Osmanlı Devleti’nin Son Döneminde Dağılmayı Önleme Çabaları 2

Veli ŞİRİN

Sultan II. Abdülhamit, bütün dünya devletlerine kendisinin Müslümanların halifesi olduğunu hatırlatarak, Osmanlı hâkimiyeti altında olmayan Müslüman toplumların dinî ihtiyaçları için görevliler atama yetkisini kullandı.

 

18. yüzyıldan itibaren, Avrupa devletlerinin kazandığı her zaferden sonra Osmanlı Devleti’nde bir ıslahat hareket görülmektedir. “Denilebilir ki, Avrupa, Osmanlıları, Asya’ya sürmek istedikçe, Osmanlılar Avrupa’da kalmak için Garplılaşmaya hız vermişlerdir.”

                                                                                                 

Müslümanların yeniden canlanması, birleşmesi ve meydana gelmekte olan katliamların, zulümlerin önlenmesi düşüncesiyle “İslâmcılık” siyasî bir akım olarak doğdu

 

2- İslâmcılık (İslâm Birliği)

Tanzimat dönemine kadar, Osmanlı Devleti’nin temeli, Müslüman halkın düşünce tarzı ve dünya görüşü, toplumun ideolojisi İslâm kültür ve medeniyetine dayanmaktaydı. İslâmcılık, o devirlerde ayrıca bir siyasî akım olarak, ortaya çıkmamıştır.

Tanzimat dönemi ile birlikte ortaya çıkan “Garplılaşma-Batılılaşma” hareketleri, devlet ve toplum hayatında birçok değişiklikler yapmıştı. Ayrıca Avrupa devletlerinin müdahaleleri de artmıştı. Osmanlı Devleti’nin çekildiği topraklarda kalan Müslüman halka, o toprakları işgal eden devletler tarafından büyük katliamlar, zulümler yapılmaktaydı. Kırım, Kafkasya, Türkistan bölgelerinde Ruslar; Balkanlar’da Ruslar, Sırplar, Bulgarlar, Yunanlılar âdeta Müslümanları tamamen yok etmek istercesine katliamlar yapmaktaydılar.

Diğer taraftan Fransız ve İngilizler de Mısır, Tunus, Cezayir gibi Kuzey Afrika’daki Osmanlı vilâyetlerini işgal etmişlerdi. Ayrıca bu devletler Güney Doğu Asya’da Hindistan’da Müslüman toplumları esaret altında bulundurmaktaydılar. Bütün bu sebeplerden, Müslümanların yeniden canlanması, birleşmesi ve meydana gelmekte olan katliamların, zulümlerin önlenmesi düşüncesiyle “İslâmcılık” siyasî bir akım olarak doğdu.

İslâmcılar; Tanzimat hareketini, ulemayı zayıflatmak, Avrupa’yı taklit ederek, İslâm’ın temel ideallerini, kurumlarını terk etmekle suçluyorlardı. İslâm Birliği fikri Sultan II. Abdülhamit devrinde, devlet tarafından da desteklendi. II. Meşrutiyet devrinde (1908-1920) ise ayrı bir cemiyet olarak ortaya çıkmıştır.

İslâmcıları üç kesime ayırmak mümkündür:

  • Birinci kesim, bütün ıslahat, tanzimat ve batılılaşma hareketlerine şiddetle karşı olanlardır. Bunlara göre: “İslâm milleti, şeriat hükümlerini terk ettiği günden beri Allah’ın gazabına uğramış ve onun için Hristiyanların tahakküm ve zulmü altında ezilmeye Allah tarafından mahkûm edilmiştir.” Kurtuluş çaresi olarak ise, “dindar bir padişah ve hükümet kurulmalı ve eskiden olduğu gibi çalışılmalıdır” diyorlardı. Meşrutiyete de karşı idiler.
  • İkinci kesim İslâmcılar ise, ıslahatlara karşı değillerdi. Ancak Meşrutiyete karşı idiler. Meşrutiyetin, Müslümanlara zarar, gayri Müslim tebaaya ise fayda getireceği düşüncesindeydiler.
  • Üçüncü kesim, ıslahatlara ve meşrutiyete taraftar olmakla birlikte, Avrupalıların bağnaz tutumlarına karşı, özellikle dış politikada İslâm Birliği fikrini savunuyorlardı. Bunlar, yabancı etkisine şiddetle karşı çıktılar. Genç Osmanlıların birçoğu bu gruba girmekteydi. Namık Kemal, Fransız Ernest Renan’ın İslâm’ın bilim ve felsefenin düşmanı olduğu tezine karşı, “Renan Müdafanamesi” adı altında mükemmel bir cevap vermiş, İslam’ın bilimin dostu olduğunu anlatmıştır.

Sultan II. Abdülhamit Dönemi

 

Sultan II. Abdülhamit, devleti tüm iç ve dış düşmanlara karşı güçlendirmek için, “Osmanlılığı”, “Türkçülüğü” olduğu gibi “İslam Birliği” fikrini de devlet imkânları ile destekleyerek güçlendirdi.

Gazi Osman Paşa’nın başkanlığında kurduğu bir kurul, bütün ülkede Müslüman halkın çocukları için okullar açtı. Ulema gözetilerek maaşları, emekli maaşları, ödenekleri artırıldı. Camiler, dinî yapılar tamir edildi. Sultan II. Abdülhamit bilhassa, ‘’Osmanlı Hanedanın’’ geçmişine önem vererek, Söğüt’te bulunan dedesi Ertuğrul Gazi’nin türbesi ve Domaniç-Çarşamba köyündeki   Hayme Ana Türbesi başta olmak üzere, birçok tarihi mefahiri ihya ettirdi. Bayramlar canlandırıldı.

Müslüman halklardan, özellikle Suriye ve Lübnan Araplarından devlet memurluklarına atamalar yapıldı.

Sultan II. Abdülhamit, bütün dünya devletlerine kendisinin Müslümanların halifesi olduğunu hatırlatarak, Osmanlı hâkimiyeti altında olmayan Müslüman toplumların dinî ihtiyaçları için görevliler atama yetkisini kullandı. Mısır, Kırım, Balkanlar başta olmak üzere bütün dünya Müslüman toplumlarına temsilciler gönderildi. Nerede olursa olsun bir Müslümana kötülük yapıldığı zaman hemen o devlet protesto edildi ve resmen müdahale edildi. İngilizler, Fransızlar ve Ruslar topraklarında Müslüman toplumlar yaşadığı için bundan etkilendiler. Daha sonraları aksini ileri sürmelerine rağmen, Sultan II. Abdülhamit devrinde uygulanan İslâm Birliği çalışmaları Avrupalıları sindirmişti.

  1. Meşrutiyet Devri ve Sonrası

1908’den sonra İslâmcılık fikrî çeşitli cemiyetler ve hatta siyasî partiler hâlinde ortaya çıktı. Ancak, peş peşe gelen savaşlar ve özellikle I. Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı Devleti’nin Türkler dışındaki Müslüman tebaasının bir bölümü isyan etmişti. Bu isyanların başlıcaları, Hicaz Emiri Şerif Hüseyin ve oğulları Faysal, Ali ve Abdullah’ın oluşturdukları küçük birliklerle yaptıkları isyanlarıdır. Bu zümrelerin İngilizlerle birlik olmaları ve halifenin yayınladığı kutsal cihat fetvasına rağmen Türk Ordusunu arkadan vurmaları İslâmcılık akımını zayıflattı. İslam Birliği umutları kayboldu. Çünkü, Osmanlı sınırları içindeki Müslümanları bile bir arada tutmak mümkün olmamıştı. İşte bu vaziyette, Türk aydınları yeni arayışlara yöneldiler.

3-Türk Birliği (Turancılık)

  1. yüzyılın başlarından itibaren, dünyada ve Osmanlı Devleti’nde meydana gelen bazı olaylar ve değişmeler “Türk Birliği-Turancılık-Türkçülük” akımlarının doğmasına sebep olmuştur. Bu sebepleri şöyle sıralayabiliriz:
  • Fransız İhtilâli’nden sonra “Milliyet-Milliyetçilik” fikirlerinin, Osmanlı Devleti’nin Hristiyan tebaası arasında yayılması; Sırp, Bulgar, Yunan, Romen toplumlarının ayrı devletler kurma yoluna girmeleri.
  • Dünyada “Milliyet” esasına dayalı özerk ve bağımsız devletlerin kurulması
  • Osmanlı Devleti bünyesindeki, Türklerin dışındaki Müslüman milletlerin devletten ayrılma eğilimleri.
  • Osmanlı Devleti’nin kaybettiği topraklardaki Türklerin, uğradıkları zulüm ve baskı altından Anadolu’ya göç etmeleri.
  • Devlet adamlarının zihniyetinde, halka dayalı meşrutî bir yönetim kurmak şeklindeki değişiklikler.
  • Avrupalıların Türkler üzerindeki baskıları
  • Türk gençlerinin Avrupa ile temasları, dünyayı görmeleri.

Türkçülük, Sultan Abdülaziz devrinden itibaren gelişmeye başlamıştır. Millî bir coğrafya, millî bir dil ve tarih araştırmaları bu hareketin ilmî ve duygusal tarafını meydana getirmiştir. 1831 yılında devlet ilk Türkçe gazete olan (Takvim-i Vekayi’yi) resmî gazeteyi çıkarmış, bunu 1860 Agah Efendi, Şinasi, Namık Kemal ve Ahmet Vefik Paşa gibi aydınların katıldığı Tercüman-ı Ahval gazetesi takip etmiştir. Türk kelimesi önem kazanmış ve “Türklük” ile övünülmeye başlanmıştır. 

III. Selim, II. Mahmut döneminden itibaren, başta Mustafa Reşit Paşa, Âli ve Fuat Paşalar, Cevdet ve Mithat Paşalar vb. devlet adamlarının, Osmanlı Devleti’nin esas unsurunun Türkler olduğunu anlamaları ve devletin temel direğinin Türkler olduğunu kabul etmeleri ve onları korumak ihtiyacını duymaları da hareketin siyasî tarafını oluşturmuştur. Ancak yine de ilk dönemlerde Türkçülük hareketi şahsî çalışmaların sonucu olarak doğmuştur.

Sultan II. Abdülhamit devrinde Türkçülük; dil, edebiyat ve tarih alanında gelişti. Aydınlar arasında önem kazandı. Şair Mehmet Emin Yurdakul’un şiirleri okul kitaplarında yaygınlaştı ve sevildi. Yurt dışındaki ‘Genç Türkler’ de, bulundukları Avrupa başkentlerinde, Türkler aleyhindeki yayınlara cevap verebilmek için, Türk tarihini öğrenip çalışmalar yaptılar.

Diğer taraftan Rus İmparatorluğu içinde bulunan Türk ülkelerinden gelen aydınlar (Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali, Sadri Maksudi, Zeki Velidi Toğan vb. gibi) bütün Türklerin, Osmanlı Devleti etrafında toplanması fikrini, “Turancılığı” ortaya atmış bulunuyorlardı.

1909 yılında “Türk Derneği” kuruldu ve bir dergi çıkarıldı. Daha sonraları “Türk Ocağı” adını alan dernek, “Türk Yurdu” adlı dergisi ile de fikirlerini yaydı. Bütün Türklerin birleştirilmesi ideali, ilk Türkçülük hareketleri içinde önemli bir yer tutarken, giderek bu ideal uzak bir ideal olarak kabul edilmiş ve daha dar manada, Osmanlı Devleti bünyesindeki Türklerin birliği, gelişmesi ve güçlendirilmesi anlamında Türkçülük fikirleri II. Meşrutiyet sonrasında yaygınlık kazanmıştır.

Türkçülük

Bütün Türklerin birliği tarzındaki Türkçülük, I. Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Partisi hükûmetleri tarafından kısmen uygulanmak istenmiş ise de önemli bir netice vermemiştir. Hatta daha sonra 1920 de Enver Paşa Türkistan’a kadar gitmiş ve bu yöndeki çalışmalarını sürdürürken, 1922 yılında Rus kuvvetleriyle girdiği bir çatışmada Türkistan’da şehit düşmüştür.

İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde Ziya Gökalp’ın, fikir adamı olarak önem kazanmasıyla, Anadolu’yu esas alan, Osmanlı Devleti içindeki Türklerin temel kabul edildiği bir Türkçülük, Türk Milliyetçiliği fikri ön plâna çıkmıştır. Bu fikir, Cumhuriyet devrinde de önemini devam ettirmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük tesirler meydana getirmiştir. Atatürk’ün “milliyetçilik” anlayışı da bu şekildedir.

4- Batıcılık-Batılılaşma

Osmanlı Devleti döneminde “Garplılaşma” denilen bu hareketin, Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletleri karşısında yenilmeye başlaması ile ortaya çıktığı, kabul edilir. Osmanlı Devleti yenildikçe topraklarını kaybetmiş ve Avrupalıların bitmeyen saldırıları karşısında kalmıştı. İlk Avrupalılaşma düşünceleri; bu yenilgiler sırasında, Avrupalılara yenilmemek için, onların neler yaptıklarını anlamaya ve onlar gibi yaparak, yenilgiden kurtulmaya çalışmak şeklinde ortaya çıkmıştır. 18. yüzyıldan itibaren, Avrupa devletlerinin kazandığı her zaferden sonra Osmanlı Devleti’nde bir ıslahat hareket görülmektedir. “Denilebilir ki, Avrupa, Osmanlıları, Asya’ya sürmek istedikçe, Osmanlılar Avrupa’da kalmak için Garplılaşmaya hız vermişlerdir.”

Batıcılık, II. Meşrutiyetle beraber bir fikir akımı olarak Osmanlı aydınlarının gündemine girdi. Bu fikri savunanlar, Batının ileri gitmişliğinin ilme dayandığını savundular. Onlar Batılı bir medenî kanunun konulmasını, şeriat mahkemelerinin yerine lâik mahkemelerin kurulmasını, tekke ve zaviyelerin kaldırılmasını, Lâtin harflerinin kabulünü savunuyorlardı. Buna rağmen Batıcılar arasında fikir ayrılığı vardı. Bir bölümüne göre Batının sadece tekniğini almamız yeterliydi. Diğer bölüm ise Batının her şeyini yani kültürünü de almayı savunuyorlardı.

Sonraki Gelişmeler

 

Bu fikir akımlarının II. Meşrutiyet yıllarındaki yansıması ise, Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” isimli eseri ile sistemleştirdiği “İslamcılık, Türkçülük, Batıcılık” fikirleridir. Yusuf Akçura, bu üç düşünce cereyanından birinin tercih edilmesini ön plana çıkarmaktaydı. Aynı fikirleri Ziya Gökalp ise “İslamlaşmak, Türkleşmek, Muasırlaşmak” şeklinde ifade etmiştir. Gökalp, “İslamlaşmak, Türkleşmek, Muasırlaşmak” mümkündür, demekteydi. 20. yüzyıl boyunca bu üç ana fikir akımının taraftarları olmuş ve aralarındaki tartışmalar devam edip gitmiştir. Bu üç fikir akımının taraftarları arasındaki mücadeleler halen devam etmektedir, denilebilir.

Sonuç 

Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde dağılmasını önlemek için ortaya çıkan fikir akımları, dağılmayı önleyememiş ve devlet dağılmıştır. Osmanlı Devleti’nin merkez toprakları kabul edilen Anadolu’nun büyük kısmı ile Rumeli bölgesinin bir kısmında Türkiye Cumhuriyeti kurulabilmiş ise de Müslüman toplumların yaşadığı bölgeler tamamen Avrupa devletlerinin sömürgeleri altına düşmüştür.

Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika’daki Osmanlı topraklarında kurulan koloni yönetimleri ancak 20. yüzyılın ortalarında ve kısmen ortadan kalmıştır.

Rumelindeki topraklarda (Balkanlarda) ise Hıristiyan devletler kurulmuş ve buralardaki Müslüman ahali, çok büyük çapta katliamlara ve sürgünlere uğramıştır. Bu vaziyetin halen devam ettiği görülmektedir.  Osmanlı Devleti’nin eski vilayetlerinden olan Bosna, Çecenistan, Kosova, Irak, Filistin gibi bölgelerde Müslüman toplumlar halen katledilmekte ve sürülmektedirler.

       Osmanlı Devleti’nin dağılmasını önlemek mümkün müydü? O dönemin yönetici ve aydınları ürettikleri fikirler, giriştikleri mücadeleler ve yaptıkları savaşlar ile bunu sağlayamamışlardır. Asırlarca uyguladıkları “Nizam-ı alem” bozulmuştur. Nizam-ı alem’i, i’lay-ı Kelimetullah’ı ve adaleti devam ettirememişlerdir.

      Bundan sonra ne yapılabilir? Milel-i Müttehide-i Osmaniyeyi tekrar toparlamak mümkün olabilir mi? (Yeni Osmanlıcılık) akımları zaman zaman canlanmaktadır, böyle fikirler ileri sürülmektedir. Ancak tarih zamanla mukayyet olduğu için, aynen tekrar edemez. Muasır şartlar muvacehesinde (günümüz şartlarında) yeni usuller ile Türk ve Müslüman milletler arasında birlikler oluşabilir. İslam İşbirliği Teşkilatı, Türk Devletler Teşkilatı, Avrupa Birliği böyle bir oluşumlardır.

Related posts

BAŞYAZI: Yargı sopasıyla toplumsal muhalefet yok ediliyor #34

Avrupa Birliği Ordu Kurabilecek Mi?

Siyasette Arınma: Kirlenen Siyaset Mi, İnsan Mı?