Peygamber Kıssaları İlahi Mesajlara Yolculuk

Ali RIZA

Hz. Âdem (as)

İnsanlığın atası olması sebebiyle ‘ebü’l-beşer,’ unvanıyla anılmaktadır. Altı ayette Hz. Adem’in topraktan yaratıldığı bildirilmiştir. (Al-i İmran 59, Rum 20, Kehf 37, Hac 5, Fatır 11, Gafir 67.) Toprak, Hz. Âdem için ana rahmi görevi yapmıştır. Hz. Âdem’i oluşturan nutfenin ana maddeleri, topraktan süzülen bir özdür. Allah (cc) şöyle buyurmuştur: “O insanı (Âdem’i) çamurundan süzülen bir özden yarattık. Sonra bir karar-ı mekînde nutfe (döllenmiş yumurta) haline getirdik.” (Müminun 23/12-13.)Hz. Âdem’in toprağı uzun zaman içinde oluşmuştu. Ayrıntılı bilgiyi şu ayetlerden anlıyoruz: “O insanı (Âdem’i); kurumuş, yıllanıp kokuşmuş kara balçıktan yarattık.” (Hicr 15/26.) “O insanı (Âdem’i), çanak çömlek gibi kurumuş balçıktan yarattı.” (Rahman 55/14.)Hz. Âdem bir bitki gibi yaratılmıştı. “Sizi topraktan bitki gibi bitiren Allah’tır.” (Nuh71/17.)

Hz. Âdem topraktan bebek yaşta değil, gelişimini tamamlamış olarak çıkmıştı. Bu ayetler, Hz. Âdem’in herhangi bir başka canlıdan tekâmül yoluyla değil, topraktan ve tamamen bağımsız bir canlı türün ilk atası olarak yaratıldığını belirtir. Yine bu ayetler, Hz. Adem’in sorumluluk için gerekli manevi, ahlâkî, zihnî ve psikolojik yeteneklerle donatılmış bir varlık olduğunu da açık bir şekilde ifade eder.

Önce Hz. Âdem sonra Havva yaratıldı

 

“Sizi (insanoğlunu), tek bir nefisten (döllenmiş yumurtadan) yarattı. Daha sonra eşini de onefisten (döllenmiş yumurtadan) oluşturdu.” (Zümer 39/6.)Kur’an’a göre yaratılış bakımından Hz. Âdem ile Havva’nın bir farkı yoktur. Hz. Âdem’i yarattıktan sonra, kendisinden, huzur ve mutluluk bulsun diye eşiniyani Havva validemizi yarattığını şu ayetten anlıyoruz. “Sizi bir tek candan (aynı genetik özellikten) yaratan, ondan da yanında huzur ve mutluluk bulsun diye eşini (Havva’yı) yaratan O’dur…”  (Araf 7/189.)

Ancak elimizdeki Tevrat’a göre kadın, erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır:“Rab Tanrı Âdem’e derin bir uyku verdi. Âdem uyurken, Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Âdem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem’e getirdi. Âdem, işte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir dedi, Ona Kadın denilecek, çünkü o adamdan alındı.” (Yaratılış 1/21-23)

Tevrat’ta olan bu sözler bize hadis olarak geçmiştir. Ebu Hureyre’den geldiği söylenen şöyle bir rivayet vardır:“Allah’ın Elçisi (sav) dedi ki: “Kadınlara karşı görevinizi yerine getirin; çünkü kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburganın en eğri yeri üstüdür. Onu düzeltmeye çalışırsan kırarsın; bırakırsan eğri kalır. Siz kadınlara karşı görevinizi yerine getirin.” (Müslim, Rada’ 60- 1468) Kur’an, bu konuda Tevrat’ı onaylamadığı için bu söz Peygamberimize ait olamaz diye düşünüyoruz.

Hani Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Allah “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurdu. (Bakara 2/30.)

Kur’an’da, Allah’ın önce gökleri ve yeri yarattığı, ardından dünyayı yaşanabilir hale getirdiği anlatılır. Yüce Allah, kâinatta kendi varlığını anlayıp tanıyacak ve gerekli saygı ile ta’zimi gösterecek akıllı bir varlık yaratmak istemiştir. Kainattaki varlıklardan yararlanma, onların özelliklerini tanıyıp araştırma, onları değiştirme, keşfetme gibi yeteneklerle donattığı insan, bütün bunları yaparken Allah’ın halifeliği gibi son derece ağır bir görevi de üstlenmiştir. Bu manada, insanın yeryüzündeki varlık düzeni içindeki rolü son derece önemlidir.

Ayrıca Hz. Âdem’in yaratılmasından önce yeryüzünde insan veya ona benzer akıllı ve şuurlu bir varlık bulunup bulunmadığı konusu tartışılmıştır. Bu tartışmanın sebebi, Hz. Âdem’in yaratılışıyla ilgili ayetlerde geçen halife kelimesiyle, Bakara süresinde meleklere atfedilen, “Yeryüzünde orayı fesada verecek ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” anlamındaki ifadedir.

Güvenilir tefsirlere göre, meleklerin Hz. Âdem ve soyu hakkındaki bilgileri ya Allah’ın daha önce bu konuda onlara bilgi vermesinden ya da levh-i mahfûzda yazılı olanları öğrenmiş olmalarından kaynaklanabilir. Melekler, sezgilerine ve yeryüzünde yaşanmış eski tecrübelere dayanarak insanın yaratılışı ve yeryüzündeki hayatı hakkında bazı bilgilere sahip olabilirler. Bu bilgilere göre, insanoğlunun yeryüzünde kargaşa çıkaracağını ve kan dökeceğini öngörmüş olabilirler. Ayrıca, günahsız oldukları için, kendileri gibi olmayan varlıkların günah işleyebilecek bir tabiata sahip olmaları gerektiğini düşünmüş olabilirler.

“Allah, Âdem’e (varlıkların) bütün isimlerini (anlam, görev ve yaratılış hikmetleriyle birlikte özelliklerini) öğretti.Sonra onları meleklere göstererek,“Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin dedi.”   (Bakara 2/31.)Bu ayette, Yüce Allah’ın Hz. Âdem’e eşyanın ve varlıkların isimlerini öğretmesi, insana bahşedilen bilgi ve kavrayış yeteneğini ifade eder. Burada “isimleri öğretmek,” varlıkların mahiyetini, hikmetini ve görevlerini anlayabilme yeteneğini de kapsar. Bu bilgi, insanın yeryüzündeki halifelik görevine uygun olarak, yaratılışın amacını kavrayabilme kapasitesine işaret eder.

Bu bilgi, insanın diğer varlıklardan farklı olarak akıl, irade ve bilgi sahibi olduğuna ve bu özellikleriyle meleklerden bile üstün bir konuma gelebileceğine işaret eder. İnsanın öğrenebilme, düşünebilme ve bilgiyi kullanabilme yeteneği vardır. Bu durum, insanın yeryüzündeki sorumluluğunun önemini ve Allah’ın insanı bilgiyle donatarak ona ne kadar büyük bir emanet verdiğini hatırlatır.

Ardından Allah, meleklerle Hz. Âdem’i sınava tabi tuttu. Yüce Allah meleklerden varlıkların isimlerini söylemesini istedi. Melekler ise Allah’a, “…Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur…”(Bakara 2/32.) diyerek acizliklerini itiraf ettiler. Bunun üzerine Yüce Allah, “…Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini söyle…”buyurdu. (Bakara 2/33.) Hz. Âdem eşyaların isimlerini meleklere söyleyince Yüce Allah onlara şöyle dedi: “…Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?”(Bakara 2/33.) Böylece âdemoğlunun yaratılışındaki hikmet, bilgi olarak ortaya çıkmış oldu. Daha sonra Yüce Allah, meleklerden ve şeytandan Hz. Âdem’in önünde secde etmelerini istedi. Melekler, Hz. Âdem’in önünde secde ettiler. Şeytan ise Allah’ın emrine karşı çıktı ve Hz. Âdem’in önünde secde etmedi. Yüce Allah şeytana, “…Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (Araf 7/12.) diye sordu. Şeytan ise “…Ben ondan (Âdem’den) daha üstünüm. Çünkü beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın, dedi.” (Araf 7/12.)

Burada şeytanın karakteri Yüce Allah’ın emrine karşı gelmek şeklinde somut biçimde ortaya çıkmaktadır.  Bu ayetten anladığımıza göre İblis, bir melek değildi; İblis, Cinlerdendi. Sadece meleklerle birlikte yaşıyordu. Eğer meleklerden biri olsaydı, Allah’ın bu emrine karşı gelmezdi. Çünkü meleklerin en temel özelliklerinden biri, Allah tarafından kendilerine verilen emirlere asla karşı gelmemeleri ve verilen emirleri yerine getirmeleridir. (bk. Tahrim 66/6.)

Böylece şeytan özür dilemek yerine büyüklük taslayıp kâfirlerden oldu. Yüce Allah da onu kibrinden ve isyanından dolayı huzurundan kovdu. Hz. Âdem yüzünden huzurdan kovulan ve bunu hazmedemeyen şeytan, Rabbine dönerek “Ey Rabbim! Öyle ise bana insanların diriltilecekleri güne kadar mühlet ver, dedi.”(Sad 38/ 79.) Bu dileği kabul edildiğinde de Yüce Allah’a yemin ederek maksadını şöyle ifade etti:“…Andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlasa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım dedi.”(Hicr 15/ 39, 40.) Bunun üzerine Allah da ona bu süreyi verdi ve şöyle buyurdu: “…Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki onlardan kim sana uyarsa sizin hepinizi cehenneme dolduracağım.”(Araf 7/18.) “Şurası muhakkak ki benim (ihlaslı) kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın olmayacaktır. (Onlara) koruyucu olarak Rabbin yeter.”(İsra 17/ 65.) Böylece Hz. Âdem’inşahsında ortaya çıkan, insanoğlu ile şeytanın amansız mücadelesi başlamış oldu.

Bahsedilen ayetler, şeytanın isyanı, kibir, gurur ve itaatsizliğin tehlikelerine dikkat çeker. Şeytanın Allah’ın varlığını ve O’nun ilahlığını kabul etmesine rağmen, sadece Allah’a inanmanın yeterli olmadığını; O’nun emir ve yasaklarına itaatin de imanlı bir hayatın ayrılmaz bir parçası olduğunu gösterir. Bir Müslüman, şeytanın bu tutumunu düşündüğünde, imanın yalnızca soyut bir bilgi ve kabulden ibaret olmadığını, aynı zamanda Allah’a teslimiyet, sadakat ve itaat gerektirdiğini anlamalıdır. Şeytan, Allah’ın varlığını kabul etmesine rağmen kibrine yenik düşerek O’nun emrine karşı geldi. Bu, bir Müslümanın, kendi nefsine ve kibir gibi duygulara karşı daima dikkatli olması ve Allah’ın emirlerine samimiyetle itaat etmesi gerektiğini gösterir. Aynı zamanda, insanın sürekli bir sınav ve mücadele içinde olduğunu, nefsini ve şeytanın vesveselerini yenmek için çaba göstermesi gerektiğini hatırlatır.

Hz. Âdem’in Hatası ve Cennetten Çıkarılması.

Kur’an’a göre, Hz.  Âdem ve Havva cennete yerleştikten sonra orada Allah’ın nimetlerinden diledikleri gibi faydalanıyorlardı. Allah onları yasak ağaca yaklaşmamaları konusunda uyardı: “Ey Âdem! Eşin (Havva) ile cennete yerleş; orada çekinmeden istediğiniz her yerde cennet nimetlerinden yiyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın, sonra ikiniz de zalimlerden olursunuz” (Bakara 2/35).

Kur’an-ı Kerim’de bu ağacın mahiyeti hakkında bilgi verilmemiştir.  Hz. Âdem ile eşi Havva cennette mutlu bir hayat sürerken şeytan onları rahat bırakmadı. Onları, Allah’ın (cc) yasakladığı ağacın meyvesinden yemeleri için kandırmaya çalıştı. Hz. Âdem ile eşine, “…Rabbiniz, size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı.” (Araf 7/20.) diyerek onların içinde şüphe uyandırmaya çalıştı. “Onlara; ben gerçekten size öğüt verenlerdenim.’ diyerek yemin etti.” (Araf 7/21.) Sonunda şeytan, Hz. Âdem ile eşini bu asılsız sözlerle kandırarak yasak ağacın meyvesinden yemelerini sağladı. Böylelikle Hz. Âdem ile Hz. Havva Yüce Allah’ın emrine karşı gelmiş oldular.

Oysa onlara, yalnızca tek bir ağaç hariç, bütün cennet nimetleri serbest bırakılmıştı. Bu ağaç, belki de insanın yeryüzündeki hayatında mutlaka yer alacak olan “yasak” veya “haram” kavramlarını sembolize eder.

Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın Hz. Âdem ve Havva’ya Cennete yerleşmelerini emrettiği belirtilmektedir. Ancak bu Cennetin, ahirette iyilerin kalacakları “ebedîlik yurdu” (dârülhuld) olup olmadığı konusunda açık bir ifade bulunmamaktadır. Bu nedenle, bazı İslam bilginleri, ilgili ayetlerde geçen “Cennet” kelimesinin sözlük anlamıyla “bahçe” demek olduğunu ve bunun yeryüzünde bir yer olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu konudaki görüşler şöyle özetlenebilir:

  1. a) Eğer Hz. Âdem ve Havva’nın konulduğu cennet ahirette iyilerin mükâfatlandırılacağı cennet olsaydı, Hz. Âdem ve Havva’ya yasak konmaması gerekirdi. Çünkü esas olarak cennette yasak yoktur.
  2. b) Cennette isyan ve günah söz konusu olamaz; halbuki Hz. Âdem ve Havva günah işlemişlerdir.
  3. c) Eğer burası asıl cennet olsaydı, orada kâfir bulunmaması gerekirdi. Oysa şeytan cennette iken kâfir olmuş ve bu yüzden oradan çıkarılmıştır.
  4. d) Kur’an’da bildirildiğine göre cennet ebedîlik yurdudur; oraya giren bir daha çıkarılmaz (bk. Hicr 15/48); halbuki Hz. Âdem ve Havva konuldukları cennetten çıkarılmışlardır.

Hz. Âdem (as) ile Hz. Havva yasak ağacın meyvesinden tattıklarında onların ayıp yerleri açılıp göründü. Bunun üzerine Hz. Âdem ile Havva, cennet yapraklarıyla üzerlerini örtmeye çalıştılar. Yüce Allah ise onlara şöyle seslendi: “…Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” (Araf 7/ 22.) “…Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır, dedik.” (Bakara 2/36.)

Hristiyanlar, Hz. Âdem ve Havva’nın yasak ağacın meyvesini yemelerinin sonucu büyük bir günah işlediğine, bu günahın kıyamete kadar her yeni doğan çocuğa geçtiğine inanırlar.  Bu inanca göre, insanlar günahkâr olarak doğar ve ancak vaftiz edilerek cehennemlik olmaktan kurtulabilirler. Hristiyan teolojisinde bu inanç “aslî günah” olarak adlandırılır ve Hristiyan kültür ve felsefesinin ana fikrini oluşturur.

İslam inancında ise, her insan günahsız doğar. Hz. Âdem’in işlediği günah, onun şahsına aittir ve tevbesi kabul edilmiştir.  (bk. Bakara 2/37). İslam’a göre suç ve ceza şahsidir. Bir kimse başka bir kimsenin günah yükünü yüklenmez.  (bk. Enam 6/164.)

Hz. Âdem’in Cennetten Çıkarıldıktan Sonraki Hayatı.

İşte bu ilahi emir ile başlayan âdemoğlunun dünya hayatındaki yolculuğu, kıyamete kadar devam edecek olan bir imtihan hâlini aldı. Hz. Âdem ile Hz. Havva, hatalarının farkına vardılar ve çok pişman oldular. Allah’tan bağışlanma dileyip tövbe ettiler ve Yüce Allah’a şöyle dua ettiler: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Araf 7/23.) Hz. Âdem ile Havva bu tövbe ve dualarıyla bütün müminlere örnek oldular. Hz. Âdem ile şeytanın farkı buydu. Çok bağışlayıcı ve çok merhametli olan Yüce Allah, onların tövbesini kabul ettive şöyle buyurdu: “…Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir dedik.” (Bakara 2/37-38.)

Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın kurdukları aile yuvasında çocukları oldu. Bütün insanlar onların soyundan türeyip çoğaldılar ve zamanla yeryüzünün farklı bölgelerine yayıldılar. Çoğalan insan nesline kendi emirlerini bildirmek üzere Yüce Allah, Hz. Âdem’i peygamber olarak görevlendirdi.

Related posts

BAŞYAZI: Yargı sopasıyla toplumsal muhalefet yok ediliyor #34

Avrupa Birliği Ordu Kurabilecek Mi?

Siyasette Arınma: Kirlenen Siyaset Mi, İnsan Mı?