VOLKAN AYDIN
Özet
Kültürün manevi öğelerinden biri olan dil, diğer öğeler içinde en önemli ve temel kültür öğesi olarak kabul edilmektedir. Bir dilin yabancı bir dilin esareti altında olması milli bir kültürün oluşmasının önünde büyük bir engel teşkil ederken dilin bu esareti kırması ise milli kültürün yücelmesini ve mensubu olduğu milletin çağdaş medeniyetler seviyesini yakalamasını sağlar. Canlı bir varlık olarak dil doğar, yaşar ve bazen de ölür. Bugün son konuşanları da hayatta olmadığı için Sümerce, Akadca, Hititçe gibi pek çok dilin varlığı ancak arkeolojik kazılar sonucu elde edilen veriler sayesinde bilinmektedir. Yaşayan bir dilin akıbeti o dili konuşanların dillerine gösterdiği özen ve hassasiyete bağlıdır.
Anahtar Kelimeler: Dil, kültür, Türkçe, Yabancı dil
Giriş
Latince kökenli “kültür” kelimesi, dilimize Fransızca ve İngilizceden geçmiş anlam bakımından zengin bir kelimedir. Latincede culturaekmek, biçmek anlamlarına gelse de zamanla farklı dillerde anlam genişlemesine uğrayan kültür kelimesi bugün “irfan” ve “bir milletin maddi manevi ürettiği her şey” anlamlarına da gelmektedir. Dil, kültürün en önemli ve en temel unsurudur. Tarihin en eski dilerinden biri olan Türkçemizin geleceğe doğru seyreden yolculuğundaKaplan’ın “Kültür, doğanın bize sundukları dışında kalan insan elinden, dilinden çıkma her şeydir.” (Kaplan, 1988)tanımıoldukça önemlidir. Dilimiz bizzat ürettiğimiz ve kendi dışında kalan diğer tüm ürettiklerimizi de sözcükler, öbekler, deyimler, atasözleriyle taşıyan canlı bir varlıktır. Aynı zamanda dil bir arada yaşayan insanları millet yapmaya yarayan bir harç, kültür ise dilin bir araya getirdiği bu insanlara can veren milli bir şuurdur denilebilir.
Millet olabilmek dil harcıyla karılmanın yanında başka bağlar da gerektirmektir. Ziya Gökalp’inTürkçülüğün Esasları kitabında belirttiği üzere “Millet; ne ırki, ne kavmi ne coğrafi ne siyasi ne iradi bir zümredir. Millet lisanca, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından ortak olan yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir.”(Gökalp, 2008, s. 22).Bu tanıma bakıldığında dilin ilk sırada gelmesi tesadüf değildir. Dünyanın herhangi bir yerine gidildiğinde dinimizi soran bir yabancıya vereceğimiz cevap hangi milletin mensubu olduğumuz hakkında güçlü bir tahmin hakkı verse de anadilimiz sorulduğunda vereceğimiz yanıt bizim hangi milletin mensubu olduğumuzu açıkça ortaya koyan net bir yanıt olacaktır. “Dil yoksa toplum da yoktur. Dil, bir toplumun kültür kimliğidir.”(Ünalan, 2005, s.14) sözleri görüşümüzü destekler niteliktedir. Öte yandan Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği:“Milliyetin çok bariz vasıflarından biri dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.’’ sözleri durumu tam anlamıyla ifade etmektedir. Toplumsal hayatta bir anlaşma aracı olmasının yanı sıra dil aynı zamanda bir milletin tarihini içinde barındırır. Milletlerin tarihi incelenirken konuştukları dilin gelişim ve değişim şartları üzerinde durulur; elde edilen veriler ışığında coğrafi ve sosyal zemin ortaya konulmaya çalışılır (Kırkkılıç ve Sevim, 2014, s.492). Bu sayede bir milletin tarihi serüveninin bütün izlerini, konuştuğu dilde bulmak mümkündür. Dili sadece tarihi izler taşıyan bir iletişim aracı olarak da göremeyiz. Dil, insanın iç dünyasıyla dış dünyasını birbirine bağlayan en önemli araç, kuşaktan kuşağa aktarılabilen ve toplumun çeşitli özelliklerini yansıtan sosyal bir kurumdur (Korkmaz, 2009, s. 2).Bütün bu yönleriyle kültür ve dil bir milleti güçlü kılan milli bilincin en önemli yapı taşlarıdır. Alman Filozof ErichRothacker’e göre tarih ancak devletlerin varlığı ile meydana gelmektedir. Elbette devletler büyük sosyal organizasyonlardır. Fakat asıl olan devletlerden çok milletlerdir. Çünkü devletlerin temelinde milletler vardır. Milleti yaşatan ona dinamizm ve ruh veren temel güç de kültürdür (Korkmaz, 2009, s.16).Mustafa Kemal Atatürk’ün yeni bir ülke kurarken milli kültürü her alanda yüceltmeye çalışması çağdaş medeniyetlerin üzerine ancak bu şekilde çıkılabileceğini öngörmesi Türk milletinin motivasyonu olmuştur. Kısa sürede sağlanan başarıların sırrı onun “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür.” cümlesinde gizlidir.Bir yandan Batı medeniyetinin gelişmişlik seviyesinin yakalamak planlanırken kendi kültürümüze sahip çıkmamız bu yüzden önemlidir.Elbette, medeniyet şemsiyesi altında farklı milletlerin toplanması kabul edilebilir bir durumdur. Bu medeniyeti oluşturan milletlerin kültürleri ise her bir milletin kendine has özelliklerini kapsayan, medeniyet içinde diğer milletlerden ayrışmasını sağlayan ancak millet içinde vatandaşlarıbirleştiren bir güç olarak görülmelidir. Bu güç dikkate alınarak yapılan her işte kültürel hassasiyeti ön planda tutup milli kültürü merkeze koyarak hareket etmek bir milletin başı dik alnı açık bir şekilde çağdaş medeniyetler yolunda yürümesini sağlayacak, o milletin bağımsızlığını güçlendirecektir. Unutulmamalıdır ki:“Kültürü değişen bir toplumun dili, düşüncesi, töresi, göreneği de değişir (Akarsu, 1998, s.88-89).
1911 yılında Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’in öncülüğünde başlayan Yeni Lisan akımı daha sonra Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar, Yahya Kemal Beyatlı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç gibi yazarların da katılımıyla döneminde oldukça etkili bir harekete dönüşmüştür. Yeni Lisancılar dönemin Türkçesinde yer alan Arapça ve Farsça gramer kurallarına, Arapça ve Farsçadan Türkçeye giren kelimelere, bu sözcüklerin telaffuz edildiği gibi yazılmayışlarının konuşma diliyle yazı dili arasında oluşturduğu farklılığa tepki göstererek dilde sadeleşmeyi savunmuşlardır. 20. yy.da dilde sadeleşme hareketi olarak başlatılan bu ilk hareketten sonra cumhuriyetin ilk yıllarında başlatılan dil inkılabı, dilde tam anlamıyla milliği sağlamak amacıyla Yeni Lisancıların başlattığı hareketin devamı niteliğini kazanmıştır. Dil inkılabı Türkçenin yabancı dillerin boyunduruğundan tamamıyla kurtulması için özellikle Arapça ve Farsçaya karşı ciddi bir mücadeleye girilen bir inkılap hareketidir. Yeni Lisancıların yola çıkış noktası olan Arapça ve Farsçadan dilimize giren kelimelerin yerine öz Türkçe kelimelerin kullanılması, Arapça ve Farsçanın gramer kurallarının terk edilmesi gibi ifadeler dil inkılabı ile Yeni Lisancıların ortaya koydukları görüşün ortak özelliklerinden bazılarıdır. 1932 yılında Türk Dili Tetkik Cemiyeti olarak kurulan daha sonra Türk Dil Kurumu şeklinde ismi değişen TDK’nin kurulması yine aynı amaca hizmet eden faaliyetlerden biri olarak göze çarpmaktadır. TDK’nin açılmasıyla Türk dilinin zengin yapısının ortaya çıkarılması, Türkçenin köklü geçmişinin araştırılması, dünyadaki diğer saygın diller içinde Türkçenin hak ettiği yeri alması, halk tarafından kullanımı tercih edilmeyen kelimelerin atılarak yerlerine öz Türkçe kelimelerin getirilmesi böylece ekonomide, sanatta, bilimde Türkçenin güçlenmesi ve Türkçenin daha çok tercih edilen yetkin bir dil haline gelmesi hedeflenmiştir. Günümüze gelindiğinde dilimizin yine benzer bir durumda olduğu sadece tehdit oluşturan dillerin değiştiği görülmektedir.Yabancı dillerden özellikle İngilizceden dilimize karışan orantısız sayıda sözcük Türkçenin en büyük sorunlarından biridir diyebiliriz. Sosyal medyayı yoğun olarak kullanan genç nesil belki bilgisayara “computer” demiyor ancak beğenmek fiili yerine “like” tamam yerine “ok” hikaye yerine “story” demekte hiçbir sakınca görmüyor. Genç kuşakların konuştuğu ve kendilerince havalı İngilizce kelimelerden oluşan bu dil ne Türkçeye benziyor ne de İngilizceye. Bu yeni ortaya çıkan dile Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu’nun Hedef Türkiye adlı kitabındaki tabirle ancak Türkilizce denilebilir. TDK olarak çocukluğumuzdan beri sadece sembolünü Türkçe sözlüklerde gördüğümüz bu köklü ve güzide kurumyalnız Türkçeyle ilgili çalışmaları yakından takip etmemeli aynı zamanda dünyadaki gelişmeleri de takip etmelidir. Dilimize girmesi muhtemel kelimeleri tabir uygunsa Kapıkule sınır kapısında durdurmalı ve bu kelimenin Türkçe kurallarına göre üretilmiş olanını toplumsal hayata karıştırabilmelidir. Yakın zamanda dilimize karışan “Selfie” sözcüğü için bu kelime sınır kapısındangeçip genç neslin diline yapıştıktan sonra ancak TDK tarafından resmi sitede yarışma başlatıldığı görüldü. Sonuç olarak söylenmesi çok daha zor ve zahmetli olan özçekim sözcüğüaçıklandı. Bugün görülüyor ki bu kelime gençler tarafından tercih edilmiyor.Bu bakımdan TDK her zaman atik, tetik, pratik olmalıdır. Gerekirse ülkemizi emanet edeceğimiz genç nesillerle birlikte kelime üretmek, onların enerjilerinden faydalanmaktan çekinilmemelidir. Bir diğer problem de yeni açılan dükkanlara verilen ne dili olduğu tam olarak anlaşılamayan sözcüklerdir. Örneğin: “süxe, fashion, trend, my pizza…” Bu konunun da çözümü yine oldukça basit görünmektedir. Karamanoğlu Mehmet Bey’in 1227 yılında söylediği söz günümüze de ışık tutacaktır: “Bugünden sonra hiç kimse divanda, dergahta, bergahta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dilde söz söylemesin.”
1930’lu yıllara geri dönersek yine o dönemde Batı medeniyeti karşısında kendine güvenen ve özüne saygı duyan bir millet oluşturmak için Atatürk tarafından da bizzat takip edilen Güneş Dil Teorisi üzerine ciddi araştırmalar yürütüldüğü ve bir heyecan oluşturduğu görülmektedir. Türklerin ata yurdunda Güneş Dil Teorisi için yapılan çalışmalarda arkeologlar, psikologlar, sosyologlar ve folklorcular için de önemli ve ulusal vazifeler olmuştur.(İnan, 1938, s.3). Bu durum yürütülen çalışmaların bir dil teorisi çalışmasından ziyade çok yönlü bir kültür çalışması olduğunu göstermektedir. Kültürün manevi öğeleri olarak sıralayabileceğimiz dil, din, tarih bu çerçevede değerlendirildiğinde birbirinden kesin sınırlarla ayrılmayan birbirini tamamlayan ve belge, bilgilerin daha anlamlı hale gelmesini sağlayan unsurlar olarak göze çarpmaktadır. Cumhuriyetin ilk yıllarında dil, tarih ve coğrafyanın birbirleriyle olan ilişkisinin farkına varılıp cumhuriyetin uygarlık yolundaki vizyon ve misyonuna uygun olan Ankara’da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi açılmış, fakültenin çalışmaları kurucu kadro tarafından bizzat takip edilmiştir.Türk milleti tarih boyunca türlü din, medeniyet ve coğrafi saha değiştirmiştir. Bu durum Türkçenin de gelişmesine, mühim değişikliklere uğramasına sebep olmuştur. (Turan, 1980, s.191) ifadesi Ankara’da açılan bu fakültenin ne denli isabet olduğunu ortaya koyar niteliktedir.
Bütün bu çalışmalar dilin birçok kültür öğesiyle ilişkili olarak gelişimini sürdürdüğünü ve milli kültürdeki gelişimin dil alanındaki gelişmelerden bağımsız olmadığını kanıtlar niteliktedir. Göktürk devletinin Çin devletinin entrikalarıyla mücadelesini 8.yy.dan günümüze kadar taşıyan Orhun Yazıtları, “Gelin tanış olalım.” diyen Yunus Emre’nin Türkçenin en ince güzelliklerini yalın, sade bir dille ilmek ilmek işlediği şiirleri, milletimizin örf, adet ve geleneklerini hem güldürüp hem düşündürerek tüm dünyaya samimi bir dille duyuran Nasreddin Hoca’nın fıkraları, haksızlığa karşı çıkan Köroğlu’nun destanı, içimizdeki bayrak sevgisini Bayrak şiiriyle ölümsüzleştiren Arif Nihat Asya’nın Bayrak şiiri; Ömer Seyfettin’in yediden yetmişe okunan hikayeleri ve dünya gözüyle değil gönül gözüyle ölümsüz eserler veren Aşık Veysel’in türkülerinde buram buram kokan Anadolu insanın samimiyeti milli kültürün dile yansımaları olarak görülmektedir. Her canlı gibi dilimiz de doğdu, büyüdü ve bugün yaşamına yaklaşık olarak üç yüz milyondan fazla insanın konuştuğu bir iletişim aracı olarak devam etmektedir. Sevgimizi, örf, adet, geleneklerimizi üzerine nakış nakış işlediğimiz bu kıymetli hazinemizin değerini sonsuza kadar korumak hepimizin vazifesidir. Türk milleti olarak bağımsız ve özgür olarak yaşayabilmek için hepimiz Bayrak Şairimiz Arif Nihat Asya’nın dediği gibi “Türkçem benim ses bayrağım” diyebilmeli, masmavi gökyüzünde nazlı nazlı dalgalanan bayrağımıza gösterdiğimiz özeni Türkçemize de göstermeliyiz. Ziya Gökalp’in de dediği gibi: “Güzel dil Türkçe bize, başka dil gece bize.”
Sonuç
Köklü bir çınar ağacı olan ve gövdesine yaslanarak binlerce yıldır yaşadığımız Türkçemizin erdemlerinden, şefkatinden, samimiyetinden bize aşıladığı hoşgörüden, merhametinden Türk olmayan ama gönülden gönüle bir köprü kurabildiğimiz insanların da faydalanmasına vesile olmak oldukça önemlidir: Dünyanın ortak dili sömürü kültürüne dayanan Fransızca, İngilizce gibi diller değil Türkçemiz olmalıdır. Yüz altı sene evvel Çanakkale’de bizim dilimizi,kültürümüzü bilmeden bizi hiç mi hiç tanımadan uzak diyarlardan bizimle savaşmaya gelen milletlere insanlığın,sevginin,mertliğin dilini öğreten ceddimizin torunlarıyız. Bizi biz yapan sevgimizi,merhametimiz, dostluğumuzu, aşklarımızı, geleneklerimizi, göreneklerimizi üzerine ilmek ilmek işlediğimiz Türkçemiz aracılığıyla dünyanın dört bir yanına taşımak ise bizim tarihi görevimizdir.Türkçemiz Afrika’da bir damla su, Balkanlarda bir kucak sevgi,Almanya’da bir nefes, Afganistan’da bir dost selamı olacak güçtedir.Bu gücü Anadolu’dan uzak diyarlara taşıyacak olan rüzgârınelçileri bu dili seven, konuşanve Türk olmaktan gurur duyan Türk çocuklarıdır.
KAYNAKÇA
İnan, A.(1936), Güneş Dil Teorisi Üzerine Ders Notları, İstanbul: Devlet Basımevi
Akarsu, B. (1998), Dil-Kültür Bağlantısı, İstanbul: İnkılap Yayınevi
Gökalp, Z.(2008). Türkçülüğün Esasları, Ankara: Nilüfer Yayıncılık
Kaplan, M.(1998). Kültür ve dil, İstanbul: Dergah Yayınları
Korkmaz, Z. (2009). Türk Dili ve Kompozisyon, Bursa: Ekin Yayınevi
Kırkkılıç, A. Sevim, O.(2014). Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretimi, Ankara: Pegem Akademi
Turan, O. (1980), Tarihî Akış İçinde Din ve Medeniyet, İstanbul: Nakışlar Yayınevi.
Ünalan, Ş. (2005), Dil ve Kültür (3. baskı), Ankara: Nobel Yayınevi
- Millet Derneği’nin düzenlediği“Bugünden Yarına Köprü: Türkçe”düz yazı yarışmasında 2. olan eser