Mustafa KARAŞAHİN
Eğitim Uzmanı
Ülkemiz insanı hangi yaş seviyesinde olursa olsun krizle tanışıyor. Çünkü ülkemizde krizler her on, onbeş yıl için rutin oldu. Farklı analizler yapılmasına karşın,Türkiye’nin temel krizi yalnızca iktidar, muhalefet, ekonomi veya hukuk krizi değil, daha derine işleyen toplumsal kültür krizidir.Çünkü çürüme kanser gibi metastaz yapmış her alana yayılmıştır.Ancak asıl mesele herkes tarafından konuşulan buçürümüşlüğün kültür haline gelmesinin ciddiyete alınmamasıdır.
Fon skandalı, yolsuzluk iddiaları, siyasal gerilimler, kurumlara yönelik güven kaybı, kutuplaşma ve bitmeyen muhalefet tartışmaları birbirinden bağımsız olaylar değildir. Bunlar, uzun yıllardır biriken daha derin bir sorunun farklı belirtileridir.
Sorun,toplum olarakdevleti ganimet, siyaseti sadakat, hukuku güç aracı olarak görmeye alışmış bir kültürde yatmaktadır.Bir ülkede kurallar yalnızca güçsüzler için işletiliyor, güçlü olan için istisnalar üretiliyorsa hukuksuzluk gündelik hayatın normaline dönüşür.Tehlike buradadır.
Böyle bir ortamda çürüme hem kurumları bozar hem de insanların doğru ile yanlış arasındaki mesafeyi algılama biçimini değiştirir, toplum ahlaki pusulasını kaybetmeye başlar.Bugün özellikle tartışmamız gereken konu budur.
Çürüme Nasıl Normalleşiyor?
Her ne kadar “Balık baştan kokar.” denilse de çürümeyi yalnızca siyasi aktörlerin niyetleri üzerinden okumak yetersizdir.
Robert K. Merton’unanomi ve kültürel baskı yaklaşımı; toplumun bireylere belirli başarı hedefleri dayatması ile bu hedeflere ulaşmak için sunulan meşru araçlar arasındaki uyumsuzluğun sapma davranışlarını besleyebileceğini ortaya koyar. Özellikle başarı, zenginlik ve statünün sürekli yüceltildiği; buna karşılık meşru yolların daraldığı veya eşitsiz dağıldığı ortamlarda kuralları aşmak giderek daha cazip hale gelebilir.
Bu yaklaşımı Türkiye’ye taşıdığımızda karşımıza şu soru çıkıyor:“Herkese zengin ol, yüksel, kazan, güçlü ol denirken; bunu adil ve meşru yollarla yapabileceğine ilişkin güven ortadan kalkarsa ne olur?”
Sorunun cevabı sanki şöyle şekilleniyor:“İnsan, hedefindenvazgeçmek yerine yöntemideğiştirebilir.Kuralı dolanabilir.Kayırılmayınormal görebilir.Tanıdık arayabilir.İhale kollayabilir.Vergiden kaçmanın yolunu arayabilir.Gücün çevresinde konumlanabilir. Daha önemlisi, bütün bunları zamanla “hayatın gerçeği” diye adlandırabilir.”
Böylece sistemin istisnası, sistemin kendisine dönüşerek kültür haline gelir.
Çelişkiyi Nasıl Taşıyoruz?
Leon Festinger’inbilişsel çelişkiteorisinde, insan kendisini ahlaklı, dürüst ve inançlı biri olarak görmek ister. Fakat davranışları ile kendisi hakkındaki bu düşünce arasında çelişki oluştuğunda psikolojik bir huzursuzluk ortaya çıkar. Kişi bu huzursuzluğu azaltmanın çeşitli yollarını arar.
Kritik olan şudur:İnsan her zaman davranışını değiştirmez; bazen davranışına verdiği anlamı değiştirir.Bir menfaat “dava” olur.Bir siyasi sadakat “iman” haline gelir.Bir çıkar ilişkisi “vatan görevi” diye anlatılır.Bir suskunluk “devletin bekası” ile açıklanır.Bir haksızlık karşısında sessiz kalmak “fitne çıkarmamak” diye savunulur.Böylece vicdan bütünüyle susturulmaz, yeni hikâyeye ikna edilir.
İnsan samimiyetinden hiç şüphe etmeden kendisini aldatabilir.Çünkü insanın kendisine söylediği yalan, başkasına söylediği yalandan daha kolay inanılır hale gelebilir.
Kendi Gölgemizi Başkasında Görmek
Jung’un “gölge” kavramı, kişinin kendi bilinçli benlik tasavvuruyla bağdaştıramadığı ve kabul etmek istemediği yönlerini ifade eder. Bu yönlerin bastırılması, kişinin onları başkalarında görmesine ve dışarıya yansıtmasına zemin hazırlar.
İnsan kendisinde görmek istemediği kibir, ihtiras, açgözlülük veya güç arzusunu bilinç dünyasının dışına iterek bunlarla yüzleşmek yerine aynı özellikleri başkalarında daha kolay görmeye başlar.
Hele kendisini baştan “iyi insanların mahallesi” içinde konumlandırmışsa, gölgeyi dışarıya yansıtmak daha da kolaylaşır.Bir süre sonra insan kendi gölgesini karşı mahallenin duvarında seyretmeye başlar.Bu durumda, herkes kendi mahallesinin masumiyetinden, karşı mahallenin suçundan emindir
Yansımalar
İnsanımızın önemli bir bölümü siyaset adına din, vatan, bayrak ve dava lafızlarının kullanılmasını siyaset literatürümüzün normali olarak karşılamaktadır.Daha da önemlisi, politik pragmatizm nedeniyle kendi vicdanlarıyla çelişen söylem ve davranışlarını, kendilerini de ikna edecek ölçüde aynı potada eritebilmektedirler.
Üstelik bu ruh hali yalnızca kişilerle sınırlı kalmamakta; aynı çevrede bulunan insanlar tarafından karşılıklı olarak beslenmektedir.Bu ortamda, birey kendisini ikna eder.Mahalle onu onaylar.Mahallenin onayı bireyin kanaatini güçlendirir.Sonunda kişisel savunma, kolektif bir haklılık duygusuna dönüşür.
Böylece yanlışın yanlış olduğunu söylemek giderek zorlaşır.Çünkü mesele artık yalnızca yapılan bir davranışı savunmak değildir.İnsan kendi kimliğini savunmaya başlamıştır.
Bu noktada “dava” kelimesi son derece güçlü bir araç haline gelir.Dava, bazı durumlarda ahlaki muhasebenin önüne geçebilir.Çünkü insan davayı savunduğunu düşündüğü anda, yaptığı şeyin doğruluğunu ayrıca sorgulamayı gereksiz görmeye başlayabilir.Oysa: Bir davanın haklılığı, o dava adına yapılan her şeyi haklı kılmaz.
Türkiye’de iktidar değişse bile tartışmaların dili, kutuplaşmanın biçimi ve güç karşısındaki refleksler çoğu zaman değişmiyor.Dün devlet gücünü kendi adına isteyenler, bugün aynı güce itiraz edebiliyor.Bugün itiraz edenler ise yarın aynı gücü kullanma arzusuna kapılabiliyor.
Gücü elinde tutan, onu kendi hakkı olarak görüyorsa; karşısında duran da yalnızca kendisinin kullanacağı zaman meşru sayıyorsa sorun çözülmüş değildir.Sadece aktörler değişmiştir.
Özellikleson elli altmış yıldasiyasal kültürümüzü tanımlamak için kullanılan “nitelikliriyakârlık”neredeyse kültürümüzün bir parçası olmuştur. Çünkü bu davranış biçimini çok sayıda insan aynı anda üretmektedir. İnsanların birbirinin vicdanını rahatlatmak içinözellikle kendi mahallesineaynı hikâyeyi birbirine anlatarak ortak bir gerçeklik üretmesini izah etmek zordur.Bu durumda riyakârlık bireysel bir zaaf olmaktan çıkmış, kültürel bir mekanizmaya dönüşmüştür.
Ülkeyi yönetenlerin hatalarını görmek istemeyen, gördüklerinde ise suçu sürekli başka adreslerde arayan bir siyasal iklimde, fon vurgununun asıl mağdurunun yine iktidar olduğu anlatısının geniş kabul görmesi şaşırtıcı olmayacaktır.Çünkü kendi mahallesinin hatasını görmek, yalnızca bir siyasi tercihi sorgulamak değildir.İnsanın kendi geçmişini, kendi savunularını, kendi sessizliğini ve kendi vicdanını da sorgulamasını gerektirir.
İnsan için zor sorulardan birisi şudur:“Acaba yıllar boyunca yanlış yerde mi durdum?”Bu sorunun ağırlığı, insanı çoğu zaman gerçeği araştırmaktan daha çok kendi hikâyesini korumaya yöneltir.
Sonuç ve Değerlendirme
Türkiye’nin temel sorunu,her alanda kriz üretençürümüşlüğün kültür haline gelmesidir. Çünkü kurumları insanlar kurar,kuralları insanlar uygular.Kurallara uyup uymamayı insanlar tercih eder. Zaman içinde bütün bunlar bir kültüre dönüşür.
Kültür bozulduğunda kurumlar da bozulur; kurumlar bozulduğunda kültür daha da bozulur.Kültürel kanser burada başlar.Bir yerdebaşlayan çürüme, başka alanlara sıçrar.Ekonomiye…Hukuka…Siyasete…Eğitime…Bürokrasiye…İş hayatına…Gündelik ilişkilere…Sonunda insanın vicdanına kadar ulaşır.Bu durumda asıl ihtiyaç, hukukun üstünlüğünü, hesap verebilirliği ve ortak yaşam kurallarını herkes için bağlayıcı kabul eden bir kültürün yerleşmesidir.
Diğer bir sorun, müşterek yaşama kültürünün ürettiği değerler tablosunun gündelik hayata yeterince aktarılamamış olmasıdır.
Adalet, dürüstlük, emanete riayet, kul hakkı, hukuk, vicdan ve sorumluluk gibi kavramlar söylemde güçlü biçimde varlığını korurken, günlük hayatın pratiğinde aynı karşılığı bulamamaktadır.Bu ortamda başkasına ahlak dersi vermek kolaydır.Yurtseverlik dersi vermek kolaydır.Dindarlık dersi vermek kolaydır.Zor olan, bütün bunları kendi hayatının ölçüsü haline getirmektir.
Bu eşiği aşmanın ilk adımı da başkalarına ahlak ve yurtseverlik dersi vermek yerine,bireysel ve sosyal kuralları önce kendi hayatımızın üst normu haline getirmektir.Ahlak yalnızca başkalarına söylenen söz değildir.Yurtseverlik yalnızca bayrak karşısında söylenen cümle değildir.Dürüstlük, kimse görmediğinde de aynı kalabilmektir.
Kendimize soracağımız en önemli soru: “İnsan başkasının yanlışını teşhis etmekte bu kadar başarılıyken, kendi yanlışını görmeye neden bu kadar isteksizdir?”olmalıdır.
Toplumlar, birbirine sürekli nasihat veren insanların değil; söylediğini önce kendi hayatında uygulayan insanların omuzlarında yükselir.
Unutmamamız gereken önemli nokta, toplumsal çürüme yanlışların yapılmasıyla değil; yanlışların artık yanlış olarak görülmemesiyle başlar.
