ülkemizde içinde bulunduğumuz konjonktürel durum nedeniyle çatışmacı siyasal söylemin yerini uzlaşmacı, akılcı, barışçı siyasetin alması beklenmelidir.
Talat TÜRKMEN
ABD, İsrail ortaklığı tüm gücü ile İran’a saldırdı. İran’ın sahip olmaya çalıştığı nükleer silahlara engel olma gerekçesini ileri sürüyorlar. Öte yandan rejimi hedef alıp, İran’ın bölünmüş haritalarını yayınlıyorlar. Hiç şüphesiz ABD ve İsrail bölgede İsrail’in güvenliğini tehdit eden bir devlet istemiyorlar. Irak, Suriye’nin başına gelenler İran’ın başına geliyor.
Dünyamız 1. ve 2.Dünya Savaşları şartlarına geri dönüyor. Askeri, ekonomik, teknik üstünlüğü yakalayan devletler, gelişmekte olan ülkelerin sahip oldukları doğal zenginliklerine “çökmekte” hiçbir sakınca görmüyor. ABD’nin Ukrayna’nın değerli madenlerine, Venezuela’nın petrolüne ortak olma çabası buna örneklik eder. Ayrıca ABD’nin Gazze’yi boşaltıp, turizm merkezine çevirme çabası da diğer bir örnektir. Şiddete dayalı siyaset dünyamıza egemen olmaya çalışıyor. Yazımızda çatışmaya evirilen siyaset gerçekliği üzerinde tartışmak istiyoruz.
İnsan topluluğundan söz ediyorsak siyaset vardır. Siyaset varsa, siyaset teorisini oluşturan siyasal da vardır. Siyaset, Devlet yönetimi, güç ilişkileri, iktidar mücadelesi, politika üretme sürecini içerir. Siyasal bu sürecin teorisi tanımlar. Yani siyasetle ilgili olan…
Siyasalın doğasında çatışma var mıdır?
Bu soru, siyaset felsefesi, toplumsal teori ve hatta tarihsel deneyim açısından oldukça tartışmalı bir zemine sahiptir. Kısaca cevaplamak gerekirse:
Siyasalın doğasında çatışma vardır. Ancak bu fiziksel kavga ya da şiddet anlamına gelmez.
Siyasal, farklılıkların ve çıkarların çatıştığı bir alandır. İnsanlar farklı çıkarlar, kimlikler, ideolojiler ve değerler taşırlar. Bu farklılıklar, ortak yaşam düzenine nasıl karar verileceği sorusunu gündeme getirir.
Siyasal olan, bu farklılıkların müzakere, rekabet ya da bazen çatışma yoluyla yönetildiği alandır. Batı dünyasının iki önemli düşünürü bu konuda zıt fikirler ileri sürdüler.
Alman hukukçu ve siyaset teorisyeni, Nazi taraftarı Carl Schmitt (1888-1985) siyasalı “dost-düşman ayrımı” üzerinden tanımlar. Schmitt’e göre siyasal, en temelinde varoluşsal bir karşıtlık içerir: “Biz ve onlar.”
Bu bakış açısı, siyasalın özünde bir tür çatışma potansiyeli taşıdığını savunur. Schmitt’e göre siyasal olanın özü, dost ile düşman ayrımıdır. Siyaset, dost ve düşmanı ayırmaktır.“Siyasal ayrım, bir grubun başka bir grubu varoluşsal bir tehdit olarak tanımasıyla ortaya çıkar.”Bir grubun değerleri, kimliği ya da varlığı, başka bir grup tarafından tehdit altında görüldüğünde siyasal alan doğar.
Schmitt’e göre çatışma, yani potansiyel olarak şiddet, siyasalın kaçınılmaz bir parçasıdır. Bu nedenle:Siyasal, uzlaşmadan çok ayrışma ve karşıtlık üzerine kuruludur. Barış, ancak geçici olabilir; çünkü düşmanlık potansiyeli hep vardır. Schmitte’ göre “Egemen olan, istisna hâlinde karar verendir.”
Bu, hukukun ötesinde bir siyasal karar anı olduğuna işaret eder. Yani kriz ya da tehdit anlarında, egemen olan kişi ya da yapı, hukuk kurallarını askıya alabilir ve çıplak güçle karar verir. Sıkıyönetim uygulamaları buna örnek oluşturur.
Jürgen Habermas, (1929-2026)Schmitt’in ileri sürdüğü çatışma üzerine kurulu siyaset felsefesine itiraz eder; tam tersi bir felsefe geliştirir. Ona göre, Siyasal alan, bireylerin özgürce fikirlerini paylaştığı, tartıştığı ve ortak kararlar aldığı bir kamusal alan olmalıdır. İnsanlar, ortak akılla ve rasyonel iletişim yoluyla uzlaşabilir. Demokrasi, sadece oy vermekten ibaret değildir. Ona göre dost–düşman ayrımı siyasalın doğasını yansıtmaz.
Siyasalın doğasında çatışma olabilir ama önemli olan bu çatışmayı akıl ve dil yoluyla çözme kapasitesidir.Bu yüzden modern toplumlarda anayasa, hukuk, insan hakları gibi normlar çok değerlidir.
Önemli olan, bireylerin eşit şartlarda, baskıdan uzak biçimde fikirlerini tartışabilmesi ve bu yolla karar alınabilmesidir. Siyasal meşruiyet, ancak bu tür katılımcı ve akılcı tartışmalardan doğar. Yani güçle değil, ikna ile yönetim doğmalıdır.
Hz. Muhammed’in (sav) siyaset pratiği
Hz.Muhammed (SAV) Risaletin Mekke döneminde (610–622) siyaset yaklaşımı, siyasal iktidarı ele geçirmeye yönelik değil, toplumsal dönüşüm, inanç özgürlüğü ve ahlaki değişim hedeflerine odaklanan stratejik ve sabırlı bir mücadele merkezinde toplanır. Mücadelesinin merkezinde tevhid yer almaktadır. Siyasi bir sistem inşa etmekten önce bireyleri ve toplumun değerlerinin dönüştürmesi hedeflenmiştir. Zulüm, haksızlık, putperestlik ve kabilecilik gibi yapılar sorgulandı, yerine tevhid, adalet, merhamet ve kardeşlik temelli bir toplum ideali sunuldu.
Rasuller içinde hükümdar olanlar var ise de; peygamberin öncelikli görevi devlet kurup, yönetici olmak değil, Tevhid inancını tebliğ etmektir. Hz. Muhammed’de böyle yaptı. Mekkeli müşriklerin, liderlik, servet ve evlilik gibi tekliflerle siyasi ödünler istemesine, inanç ve ilkelerinden ödün vermeyerek bu teklifleri reddetti.
Hz. Muhammed’in Medine’deki liderliği (622-632) sadece risalet değil, aynı zamanda siyasal, hukuki ve toplumsal bir inşa sürecidir. Bu dönemde: Farklı etnik, dini ve kabilevi gruplar (Müslümanlar, Yahudiler, müşrikler) bir arada yaşadı. Medine Sözleşmesi ile bir tür anayasal toplum modeli oluşturuldu. Zaman zaman barış, zaman zaman çatışmalar yaşandı (örneğin Bedir, Uhud, Hendek savaşları). Liderlik hem vahiy temelli hem de siyasi pratiklerle şekillendi. Vahiye müstenit olmayanmeselelerdeşura ve istişareye baş vurdu. Bu konularda kendine soru sorulmasına izin verdi. Burada yönetim biçiminden çok yönetim ilkeleri dikkat çekicidir. Bu dönemde göze çarpan, İletişimsel akıl ve uzlaşma, kamusal alan ve katılım, normlara dayalı meşruiyet. Medine sözleşmesi temelde, Çok dinli ve çok kimlikli bir toplumda, ortak yaşama zemini oluşturulması, sözleşmeye Müslüman olmayan toplulukların da taraf olması. Sözleşmenin hukuki bir metin olarak tüm taraflara sorumluluk yüklemesi, özelliklerini taşır.
Hz. Peygamber sözleşmede Müslümanlarla yaşayan tüm halkı “ümmet” olarak tanımlamıştır. Bu yaklaşım birlikte yaşama zemini hazırlamıştır. Toplum sözleşmesi ortaklaşa rıza ve hukuk kuralları üzerine inşa edilmiş, meşruiyet kazanmıştır.
Medine’de Müslümanlara karşıtlığı açık şekilde belli olan gruplar vardı ve bunlara karşı sert tedbirler alınması istisnai durumuyla da karşılaşılmıştır. Bu aynı zamanda toplum varlığını ve birliğini korumanın yolu olmuştur. Ancak söylediğimiz gibi bu istisnai bir durumdur. Çatışmanın temel bir gösterge olmadığını Hz. Muhammed’in Mekke’nin fethinden sonra yaptığı uygulamalarda görüyoruz: Genel af ve serbestlik. Ancak bir grup af ve serbestliğin dışında tutulmuştur.
Günümüz Türkiye’sinde çatışma ve uzlaşma siyaseti
Türkiye’de var olan ve gelişen siyasetin, çatışma ve kutuplaşma üzerinden yürüdüğünü söyleyebiliriz. Henüz Cumhuriyet yönetiminin başında “Cumhuriyet” ve etrafında yapılan “Devrimler” sorgulanmaya, itirazla karşılaşmıştır. Ayrılıkçı gruplar Cumhuriyet ve getirdiklerini bahane edip ayaklanmalara neden oldular. “Demokrasi-Ulus Devlet” yapısına karşı “Ümmet-Hilafet” yaklaşımı sürdürülmüştür. Bunlar siyaset alnındaki bazı çatışmalardı. Ne yazık ki hala atlatılamamıştır. Seküler-Anti-seküler, demokratik- hilafetçi, sağ-sol, milli-gayr-i milli vb.ayrım ve tanımlamalar bunu göstermektedir. Siyasal dil de bunun üzerine bina edilmiş, “Laiklik elden gidiyor!”, “Din elden gidiyor” söylemleri çatışmayı temsil eden slogan halini almıştır. Yönetme erkini seçimlerle ele geçiren partilerle, muhalefet arasındaki ilişkiler de çoğu zaman uzlaşma yerine çatışmayla şekillenmiştir. “Biz-Onlar” söylemi beraberinde toplumsal birliği tehdit eder hale gelebilmiştir. Bu ayrıma, ırkçı, terör yapıları eklenmiş, siyaset ve toplum yapısı sürekli tehdit edilmiştir.
Bu söylemlerin en büyük sakıncası beraberinde “otoriterleşme” yi getirmesidir. Otoriterleşme bir yandan hukuk problemlerini doğururken, güveni zedeleyebilmektedir. Siyasal söylemin çatışmaya dönüşmesi, devlet ve yönetimle ilgili hesapları olan illegal oluşumların güçlenmesine neden olabilmektedir. “Varlık ve beka, iç-dış düşmanlar “söylemleri halk üzerinde gerginliğe ve güven bunalımına yol açabilmektedir.
Cumhurbaşkanlığı sistemi gibi yapıların savunulmasında, “karar alma gücü”, “istikrar”, gibi unsurlar öne çıkar. Ancak temsil çoğunluğu muhalefeti kenara iter. Ayrıca bu yönetim biçiminde egemen olan kişinin gerekli gördüğü hallerde hukuk sınırlarının ötesine de geçebilmesi mümkündür
Sonuç olarak ülkemizde içinde bulunduğumuz konjonktürel durum nedeniyle çatışmacı siyasal söylemin yerini uzlaşmacı, akılcı, barışçı siyasetin alması beklenmelidir. Kamusal alan, kamu çıkarı, adalet, hukuk, katılımcı demokrasi, siyasi ahlak, uzlaşı gibi, kamu kurumu gibi kavram ve yaklaşımlar uzlaşı düşüncesini temsil ederler.
