Ramazan ayına kavuşmanın ona özgü manevi ikliminihissederken;Ramazan ayının sadece oruç ayı olarak anlaşılmasının eksik olacağını vurguluyor; aynı zamanda bu ayın Kur’an ayı olduğunu, Kur’an’la uyanmamızın, dirilmemizin ve anlamı üzerinde düşünerek okumamızın zaruretini bir kez daha hatırlatıyoruz. Bu vesile ile Ramazan ayınızı ve inşallah ardından idrak edeceğimiz Ramazan Bayramınızı şimdiden tebrik ediyoruz.
“Terörsüz Türkiye” söyleminin adeta bir aparatı hâline getirilen TBMM Komisyon Raporu; terörist başı için utanmazca dillendirilen “umut hakkı” çağrıları; siyasette ahlaki erozyonun göstergesi olan transferler; yargının siyasi bir aparat gibi kullanılmaya çalışılması… Küresel ölçekte ise çağımızın siyasi ve ahlaki vahşeti olarak anılan Epstein dosyası; Davos’ta gerçekleştirilen 56. Dünya Ekonomik Forumu; Münih Güvenlik Konferansı ve NATO’nun “yeni konsepti”; “kanun tanımayan bir dünyaya doğru” sürükleniş; “menüde olmamak için masada olma” mecburiyeti… Batı medeniyetinin insanlığa sunduğu kurtuluş reçetesinin iflası; “Gazze Barış Kurulu” (!) adıyla düzenlenen toplantı ve İtalya Başbakanı’nın, kurul tüzüğü ile kendi anayasası arasındaki uyumsuzluğu gerekçe göstererek törende imza atamayacağını açıklaması…
Bütün bu gelişmeler karşısında Türkiye, kendi adına yeterli ve derinlikli bir muhasebe yapmış mıdır?
Komisyon raporu Türk siyasetinin esir alındığının göstergesidir!
Komisyon Raporu’nun açıklanması, “Terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen sürecin mahiyetine dair dile getirdiğimiz kaygıları teyit etmiş; kamuoyundan hangi gerçeklerin saklandığını, metnin hangi ciddi tutarsızlıkları ve riskleri barındırdığını açık biçimde ortaya koymuştur.
Meselenin sağlıklı biçimde anlaşılabilmesi için raporun; komisyonun İmralı görüşme tutanakları, Suriye’de gelinen aşama, Münih Güvenlik Konferansı’nda yapılan temaslar ile PYD/YPG’nin Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ve İsrail’le geliştirdiği ilişkiler çerçevesinde birlikte ve bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilmesi gerekmektedir.
Rapor ile görüşme tutanakları mukayeseli olarak incelendiğinde, KCK (PKK) terör örgütü elebaşının Türk siyaseti üzerindeki etkisini; taleplerini hangi üslup ve yöntemle gündeme getirdiğini ve bunların hangi ölçüde metne yansıdığını görmek mümkündür. Metinler arasındaki paralellikler, sürecin yönü ve mahiyeti hakkında dikkat çekici ipuçları sunmaktadır.
Örgütün, sürecin başlangıcından itibaren kuruluşunu ve geçmişteki eylemlerini meşrulaştırma çabası içinde olduğu; silahlı yöntemin yerini “siyasi mücadeleye” bıraktığını ifade ederken dahi ideolojik hedeflerinden vazgeçmediğini ortaya koyduğu görülmektedir. Bu durum, yöntemin değiştiği ancak nihai hedefe dair bir revizyon yapılmadığı yönünde önemli bir değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır.
Öte yandan, komisyonun TBMM’yi ne ölçüde temsil ettiği tartışması sürerken, 24.11.2025 tarihli İmralı görüşme tutanağında yer alan taleplerin raporda geniş biçimde karşılık bulmuş olması da ayrıca dikkat çekmektedir. Bu husus, sürecin şeffaflığı ve temsil niteliği bakımından ciddi bir sorgulamayı zorunlu kılmaktadır.
Mukayeseli olarak raporun değerlendirilmesi sonucunda:
Raporun Dili Bölücüdür
1-Raporun dili bölücüdür.Kullanılan dil, iddianın aksine emperyalistlerin dayattığı bölme ve parçalama senaryolarına hizmet etmektedir. Sonuçları ortaya çıktıktan sonra çözüm aramak, Nizamülmülk’ün sözü ile ahmaklık olacaktır. Türk-Kürt-Arap ifadelerinin kullanılması etnik veya mezhepsel çağrışımlar milli birlik ve bütünlüğümüze darbedir, bölücüdür, tehlikelidir.
2-Terör ele başının sık sık dile getirdiği ama en çok Suriye’deki tabloda duyulan entegrasyon fikri bir kez daha terörist başı tarafından DEM aracılığı ile gündeme getirilmiştir. Entegrasyon fikri sakattır. Türkiye’nin tarihi ve hali hazırdaki demografik yapısı ile taban tabana zıttır. Türkiye’de vatandaşlarımız hangi etnik kökenden gelirse gelsin, etle tırnak gibi olmuş, aile kurmuş, bütünleşmiş ve kaynaşmıştır. Kürtlerin entegrasyonu ifadesi, daha çok bölücüdür ve Kürt kökenli vatandaşlarımıza haksızlıktır.
Federasyon tartışmaları tehlikelidir
3-Terör örgütü ele başının demokratik konfederalizm fantezisini çağrıştıracak, “Yeni Osmanlı” hayali peşinde koşan hayalperestlerin hoşuna gitse de bölgedeki bütün Kürtleri de içine alan bir federasyon fikri son derece tehlikelidir. Bazı fikirlerin, kerim ve kadir bir devlet varlığı hâlinde düşünülmesi gerekir. İcazetli politikalarla veya bağımsız hareket etme güç ve imkânına sahip olmayan bir yönetim anlayışıyla, tam da ABD ve İsrail’in istediği şekilde, kendileri için tehlike oluşturan adımlar atılmış; Türkiye’nin üniter devlet yapısı yok edilerek, federatif devlet yapılanmaları oluşturulmuş olur.
Osmanlı’nın askeri gücünün zirvesinde olduğu bir zamanda vermiş olduğu kapitülasyonların, devletin gücünü yitirdiği bir zamanda da verilmeye devam edilmesi yıkılışını hızlandırdığı tarihi bir realitedir. Günümüzde başta Türkiye’nin ve bölgedeki devletlerin üniter yapılarının muhafaza edilmesi, bölgesel paktlar kurulması hayatidir. Türkiye, kendisine verilen bölge devletlerindeki Kürtlerle bir federasyon görevini asla kabul edemez.Yeni Osmanlıcılık, Misak-ı Milli sınırlarına tekrar kavuşmak gibi birtakım söylemlerle Türkiye’nin büyümüş görüntüsü ile küçültülmesi ve tekrar Sevr’e mahkûmiyethedeflenmektedir.
Demokratikleşme söylemi ile teröristlere hukuki zemin hazırlanıyor
4-Mevcut hâliyle Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının uygulanması anayasa emri olmasına rağmen uygulanmayıp, demokratikleşme zaruretinden bahsedilmesi; terörist ele başı Öcalan’ın taleplerinin arada kaynatılması çabasından başka bir şey değildir. Demokratik bir yönetim ve normalleşme için bu yönde yeni bir girişime gerek bulunmamaktadır. TCK, Terörle Mücadele Kanunu ve İnfaz Kanununda değişiklikler yapılarak, AYM, AİHM kararlarının da uygulanması istenerek terörist başına ve diğer teröristlere umut hakkı verilmek istenmektedir.
Anayasa değişikliği tartışmaları
5-Anayasa değişikliği ile hem siyasi iktidar koltuğunu sağlama alacak, hem de terör örgütü uzantısı siyasi oluşumlarla işbirliğine gidilecek ve onların taleplerine anayasada yer verilecektir.Anayasa değişikliği girişimlerinin, siyasi hesaplarla ve belirli pazarlıklarla gündeme gelmesi toplumsal güveni zedeler.
Eşit yurttaşlık söylemlerinin bölücülük içermektedir
6-Türkiye’de temel haklar etnik kökene göre değil vatandaşlık esasına göre tanımlanmıştır. Sorunlar etnik değil; kötü yönetim, liyakat eksikliği ve ekonomik adaletsizlik kaynaklıdır.T.C. vatandaşı olmak bu haklardan yararlanmak için yeterlidir. Tüm bunlara rağmen, eşit yurttaşlık söylemlerininbölücülük içerdiği ortadadır. Buna meydan verecek söz ve eylemlerden şiddetle kaçınılması gerekir.
7-Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki ekonomik sorunlar etnik değil, yapısal ve yönetsel sorunlardır. Çözüm kalkınma ve adil yönetimdir.
Hamasi ifadeler yerine somut politika
8-“Kürt’ün onuru, Türk’ün gururu” gibi ifadeler yerine tüm vatandaşların onurunu esas alan bir yaklaşım gereklidir.
Süreçte yer alanlara yönelik koruma düzenlemeleri
9-Gerçek bir hukuk devletinde önce eylem, sonra ona uygun yasa anlayışı kabul edilemez.Süreçte yer alanlar için koruma kalkanı mahiyetindeki yasal düzenlemeler, aslında anayasal suç işlediklerinin bir göstergesi, ikrarı mahiyetindedir.
10-Verilen her tavizin yeni talepler doğurabileceği unutulmamalıdır.
11-Silah bırakanların topluma kazandırılması güvenlik birimlerinin açık ve kesin tespitine bağlı olmalıdır.
12-Raporun farklı siyasi partiler tarafından desteklenmesi, kamuoyunda ayrıca tartışma konusu olmuştur.Raporu kabul eden partilerin içinde CHP’nin de bulunması ayrı bir garabettir. Yeri geldiğinde cumhuriyeti kuran parti olduklarını ifade edenler, bu raporu onaylamıştır.
Uluslararası Gelişmeler ve Suriye Meselesi
13–15 Şubat tarihlerinde düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı’nda, Türkiye’nin kırmızı bültenle aradığı isimlerin uluslararası platformlarda muhatap alınması dikkat çekicidir.
Mazlum Abdi’nin ve diğer temsilcilerin uluslararası temasları, Suriye’nin kuzeyindeki yapının meşruiyet arayışının göstergesi olarak değerlendirilmelidir. SDG adı altında yürütülen yapılanmanın PKK ile organik bağları bilinen bir gerçektir.
Suriye’deki gelişmeler, bölgesel dengelerin yeniden şekillendiğini göstermektedir. Türkiye’nin bu süreçte üniter yapısını, milli menfaatlerini ve hukuki zeminini titizlikle koruması hayati önemdedir.
Sonuç
Yürütülen süreç, milletin açık ve şeffaf biçimde bilgilendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Gizlilik, muğlaklık ve çelişkili söylemler toplumsal güveni zedeler; devlete olan itimadı aşındırır.
Türkiye’nin ihtiyacı; farklı kesimlerin birbirini tehdit olarak görmediği, ortak hedeflerde buluştuğu, hukukun üstünlüğünün esas alındığı, adalet ve liyakatin hâkim olduğu bir yönetim anlayışıdır. Gerçek barış; üniter yapıyı zayıflatarak değil, hukuku güçlendirerek sağlanabilir.
Milletimizin birlik ve dirliği, her türlü siyasi hesaplaşmanın üzerindedir.
Millet Partisi’nin özlemini duyduğu yönetim modeli; farklı kitle ve grupların birbirini düşmanlaştırmadığı, ortak temel hedefler etrafında kenetlendiği, insanların birbirini tamamlayan ve bütünleyen unsurlar olarak görüldüğü; huzurlu, gelişmiş ve barış idealini benimsemiş bir toplum düzenidir.
Millet Partisi kadroları, “Muhteşem Türkiye” idealini milletin ortak hedefi hâline getirmek suretiyle başarıya ulaştırmak zorundadır. Bu, yalnızca siyasi bir iddia değil; aynı zamanda tarihî bir sorumluluk ve ağır bir vebaldir. Gerçek değişim ve kalıcı kurtuluş ancak bu şuurla mümkün olacaktır.
