Hasan Zülfikar BÜLBÜL
Missouri’nin Gelişi: Bir Kurtarıcı Masalı
1946 yılının Nisan ayı sabahı, Türk milleti için yeni dönemin perdesini açan bir gün olmuştu. O gün Boğaz’ın sularında dev bir gemi görünüyordu. Halk, binlerce insanı kül eden atom bombalarını attıran Amerikan Başkanı Truman’a peygamber, gemiye de bir mehdi ve barış bayraktarı gözüyle, bir sevgilinin vaadine inanır gibi bakıyordu. Millî bir bayram edasıyla karşılanan o mağrur zırhlı, Missouri idi. Geminin demirlendiği Sarayburnu önü ana baba günüydü. İnsanlar, atomun dehşetini Hiroşima’da kusturan bu devasa makineyi; barışın, hürriyetin ve medeniyetin müjdecisi sanarak alkışlıyordu. Aslında gazeteler, daha evvel bu gemi hakkında detaylı yazılar kaleme almışlardı. Nasıl karşılanacağından nasıl muamele edileceğine kadar, bir öğretmen edasıyla köşe yazıları yayımlanmıştı. Halk, elindeki ekmek karneleri ile kurtarıcı gemi ve mürettebatını hayranlıkla izliyordu. Sadece vatandaşlar değil, şehrin her noktası bu misafir için ayarlanmıştı. Üzerinde Missouri’nin resmi olan özel sigaralardan, “Hoş Geldin” yazılarıyla donatılan minarelere kadar hazırlık yapılmıştı. Hatta iş öyle bir noktaya varmıştı ki Karaköy’ün o dar sokaklarında, yabancı askerlerin memnuniyeti için ahlaki değerler dahi görmezden gelinir olmuştu. Gemiden inecek binlerce denizcinin rahatı için bazı mahallelerin çehresi değiştiriliyordu. Bazı gazetelerde ananelere uyarıda bulunularak, kızlarını serbest bırakmaları ve gemicilerle ilgilenilmesi isteniyordu.
Misafirperverlikten Teslimiyete
Missouri zırhlısının yarattığı görsel şölen, Beşiktaş sokaklarındaki iaşe darlığıyla trajik bir tezat oluşturuyordu. Beşiktaş’ın loş sokaklarında ekmek karnesiyle hayata tutunmaya çalışan halk için bu ışık, bir refah müjdesinden ziyade, yaklaşan yeni bir bağımlılık döneminin yapay parıltısıydı. Biz, misafirperverliği baş tacı eden bir millettik; lakin bu başkaydı. Bu, bir dostu ağırlamak değil, bir efendiye ram olmaktı. Gazeteler, “Amerikalı dostlarımız” methiyeleri dizerken, sokaktaki adam “Acaba bu gemi karnesiz ekmek getirir mi?” diye umut ediyordu. Aksine Missouri ne ekmek getirmişti ne de hürriyet… O sadece, her maddesi bir öncekinden daha ağır olan anlaşmaların, ruhumuza vurulacak zincirlerin muştusuydu. Bu anlaşmalarla Türkiye, bu zorlu coğrafyada adeta bir “ateşten gömlek” giymek zorunda kalmıştı. Hâlbuki tarih, Türk milletinin geçmişte de kendisine dayatılan bu tür gömlekleri reddedip, teslimiyet yerine sonuna kadar direnme ve millî istiklali seçtiği kahramanlıklarla doluydu. 1921’de bağımsızlığa aykırı her türlü dayatmayı elinin tersiyle iten o cesur devlet aklı, yerini teslimiyetçi politikalara bırakmıştı. 1946 yılında yapılan kredi anlaşmasıyla Türkiye, Amerika’nın savaş artığı hurda malzemelerini almaya mahkûm edildi. İşe yarar durumdaki az sayıda aletin yedek parçaları bile ABD’den çok yüksek döviz bedelleriyle satın alınıyor, üstelik Amerika, sattığı malzemeleri dilediği an geri alma hakkını elinde tutuyordu. Daha da vahimi, Türkiye’nin ödediği borçlar Merkez Bankasında toplanarak ABD’nin Türkiye’deki kendi memurlarının maaşlarına ve kültürel misyonlarına harcanıyordu.
Savaş Sonrası Yeni Dünya Dengesi
II. Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra tablo netleşmeye başlamıştı. Bölge büyük bir yıkıma uğramıştı. Avrupalı devletler kendi içinde boğuşurken Sovyet yükselişini göz ardı etmişlerdi. Amerika’da ise durum daha farklıydı; artık dünya jandarmalığı onun elindeydi. Artık sadece bir müttefik değil, elinde hem çek defteri hem de kırbaç tutan bir jandarmaydı. Türkiye ile yapılan anlaşmalar bunu açıkça gösteriyordu. Keza 1947 yılında ilan edilen Truman Doktrini ve ardından gelen Marshall Planı ile ilişkiler iyice perçinlendi. “Komünizme karşı hür dünyanın savunulması” kılıfı altında sunulan bu yardımlar, aslında Türkiye’yi iktisadi ve siyasi olarak bir Amerikan pazarına çeviriyordu.
Demokrasi Söylemi ve Siyasi Dönüşüm
Türk siyaseti de bu dönüşümden etkilenmişti veya etkilenmek zorundaydı; çünkü yardımlar demokrasi adına yapılıyordu. Türkiye, bu noktada demokratik devlet görünümünde değerlendirilmiyordu. Demokrat Parti’nin kurulması için zemin hazırlanıp çok partili hayata geçiş için düğmeye basılması da bundan dolayıdır.
Truman Doktrini ve Marshall Planı’nın Ağları
Tam da aynı günlerde, 12 Temmuz 1947’de Truman Doktrini çerçevesinde Amerika ile imzalanan Askerî Yardım Anlaşması’yla Türk ordusunun silahı ve kaderi Amerika’nın iznine bağlandı. İçeride “hürriyet” naraları atılırken, dışarıda Marshall Planı’nın karmaşık ağlarıyla Türkiye, kendi sanayisini kurmaktan uzaklaştırılarak Amerikan ekonomisinin bir pazarı ve Soğuk Savaş’ın ileri karakolu hâline getiriliyordu. “Hür dünya” kervanında yer alabilmek umuduyla çabalayan Türkiye, Avrupa’nın kalkınması için ortaya atılan Marshall Planı’na dâhil olabilmek için Paris’teki 16’lar Konferansı’na katılmış ve 4 Temmuz 1948 tarihinde Amerika ile Ekonomik İş Birliği Anlaşması’nı imzalamıştır (Gültekin, 2017, s. 121). Bu anlaşma çerçevesinde Türkiye’ye üçer aylık dilimler hâlinde 10 milyon dolar tahsis edileceği müjdeleniyordu.
Yerli Savunma Sanayisinin Gölgeye İtilmesi
İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve savaş yıllarında Türk Silahlı Kuvvetlerinin envanterinde Alman, İngiliz, Fransız ve Çekoslovak silahlarının yanı sıra bizzat “Türk yapısı” silah, araç ve gereçler de bulunmaktaydı. Yani genç Cumhuriyet, kıt imkânlarına rağmen kendi harp sanayisini kurma ve yaşatma iradesine sahipti. Ancak Truman yardımları, yerli savunma sanayisi girişimlerinin öncelik sırasını değiştirerek bu projelerin askıya alınmasına neden oldu. Anlaşmanın imzalanmasının hemen ardından Amerikan subay ve astsubayları, “uzman” maskesiyle Türk ordusunun karargâhlarına ve birliklerine yerleştiler (Tunçkanat, 1975, s. 179).
Ordunun Amerikalılaştırılması
Amerikalılar ilk iş olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinin teşkilatını, eğitimini ve en önemlisi silahlarını değiştirerek topyekûn bir “Amerikalılaştırma” sürecini başlattılar. Amerika’nın savaş artığı, modası geçmiş silahları yardım adı altında bedelsiz veya ucuz kredilerle ülkeye dolarken, yerli savunma sanayisi desteklenmek bir yana, kasten köreltildi. Türk ordusunun tüm silah ve teçhizatı Amerikan kaynaklı hâle getirilerek devletin bağımsız askerî harekât kabiliyeti Washington’un iznine bağlandı. Hazır ve bedava silah varken üretmenin gereksiz olduğu algısı, devleti derin bir uyuşukluğa itti.
Eğitimde Görünmez Kuşatma
Asıl büyük ve sarsıcı kuşatma ise topla tüfekle değil, kalemle ve eğitimle geliyordu. Missouri zırhlısının İstanbul’a gelişiyle sokaklarda başlayan kültürel işgal, 27 Aralık 1949’da imzalanan “Türkiye ve A.B.D. Hükûmetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma” ile resmî bir devlet politikasına ve yasal bir zemine dönüştürüldü. Bu anlaşma, bağımsız bir devletin kendi millî eğitimini ve gençlerinin dimağlarını yabancı bir devletin denetimine nasıl terk ettiğinin en acı belgesiydi. Anlaşmanın finansman modeli bile başlı başına dramatik bir ironiydi: Kurulacak olan Eğitim Komisyonunun faaliyetleri, 27 Şubat 1946 yılındaki kredi anlaşmasından doğan ve Türkiye’nin borç karşılığı olarak Merkez Bankasına yatırdığı kendi paralarıyla finanse edilecekti.
Komisyonla Gelen Gizli Egemenlik
Komisyonun yapısı ise adeta içerideki “gizli egemenliği” haykırıyordu: Sekiz üyeden dördü Türk, dördü Amerikalı olacak; ancak Amerika’nın Türkiye’deki büyükelçisi, “fahri başkan” sıfatıyla oyların eşitliği hâlinde kararı belirleyen son ve kesin sözü söyleyecekti (Tunçkanat, 1975, s. 45). Dahası, bu komisyon tüm faaliyetlerinden sadece Amerika Dışişleri Bakanı’na karşı sorumlu olacak; alınan tüm kararları ve bütçeyi Amerikan Dışişleri Bakanı dilediği zaman gözden geçirip kendi çıkarlarına göre değiştirebilecekti. Bu meşum anlaşma ile Türk Hükûmetinin eğitim politikaları üzerindeki yetkisi fiilen elinden alınıyor; başkentin kalbinde, Türk Hükûmetinin hiçbir denetim yetkisinin olmadığı yeni bir “Amerikan karargâhı” kuruluyordu.
Kültür Emperyalizminin Kurumsallaşması
Amerika, bu komisyon aracılığıyla gönderdiği uzman, araştırmacı ve danışmanları Türk okullarına, üniversitelerine ve bakanlıklarına yerleştirerek yıllarca memleketin sinir uçlarını inceleyen, kendi politikalarına uygun “Amerikan hayranı” nesiller ve geleceğin işbirlikçilerini yetiştirmeyi amaçlayan derin bir kültür emperyalizminin temellerini atıyordu. 1948’in ekonomik ve 1949’un eğitim anlaşmalarıyla atılan bu imzalar, Missouri’nin o sahte ışıkları altında başlayan “kurtuluş” rüyasının aslında milletin hem cebine hem de ruhuna vurulan zincirler olduğunu tarihe silinmez bir leke olarak kazımıştır.
Demokrat Parti Dönemi: Hürriyet Umudu, Bağımlılık Gerçeği
4 Mayıs 1950 tarihine gelindiğinde Türk siyasi tarihinde yirmi yedi yıllık tek parti iktidarı sona ermişti. Halk, uzun zamandır tek partinin getirdiği daralmadan kurtuluş umuduyla Demokrat Parti’yi (DP) iktidara taşıdı. Meydanlarda hürriyet türküleri söyleniyor, Anadolu’nun dört bir yanındaki çaresiz yığınlar bu yeni iktidarda kendi kurtuluşlarını da görüyordu. Ancak iç siyasette yaşanan bu muazzam devrim, dış siyasette bağımlılık serüvenini kırmadı; aksine, iki ülke arasındaki ilişkiler hiçbir kesintiye uğramadan, daha da derinleşerek devam etti (Şahin & Tunç, 2015, s. 34).
“Küçük Amerika” Hayali ve Kore’ye Açılan Yol
DP, iktidara gelir gelmez ekonomik alanda özel teşebbüsçü ve liberal bir rejim izleyeceğini ilan ederek yüzünü ve kaderini tamamen Amerika Birleşik Devletleri’ne bağladı. Bu yeni dönemin en büyük ülküsü ve propagandası, Türkiye’yi bir “küçük Amerika” yapmaktı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın “Öyle ümit ediyoruz ki 30 sene sonra bu mübarek memleket, 50 milyon nüfusu ile küçük bir Amerika olacaktır.” şeklindeki sözleri, devleti yönetenlerin ufkunu ve hedefini açıkça ortaya koyuyordu. Bu minvalde Amerika ile yan yana olmak büyük bir ideale dönüşmüştü. Bu ideal uğruna dünyanın öbür ucunda patlak veren Kore Savaşı’na dâhil olunmuştu. Başbakan Adnan Menderes’in o dönemki tabiriyle bu savaş, Türkiye’nin NATO’ya kabul edilmesi ve Amerika nezdinde itibar kazanması için “yaman bir fırsat” olarak görüldü.
Hükümet, ne Türkiye Büyük Millet Meclisine ne de muhalefete danışma gereği duymadan, 26 Temmuz 1950 tarihinde Yalova’da alınan ani bir kararla Kore’nin karlı dağlarına 4.500 vatan evladını gönderme kararı aldı. Keza danışılsa da aynı sonuç çıkacaktı; eleştiriler sadece “Biz de boy gösterseydik.” kavgasından ibaretti. Savaşı Türkiye o denli benimsemişti ki ona hem dinî hem de millî anlamlar katılıyordu (Gültekin, 2017, s. 135). Esasında Amerikalılar için durum pek de öyle değildi; onlar açısından Türk askeri, 23 cent değeriyle çok ucuz askerlerdi.
NATO Şemsiyesi Altında Karanlık Yapılanma
Defalarca kapısından dönülen NATO’nun o parıltılı şemsiyesi altına nihayetinde giren Türkiye için tehlikeli günler de başlamıştı. Üyelikten aylar sonra, 27 Eylül 1952 tarihinde Millî Savunma Yüksek Kurulunun 17/c sayılı kararıyla Özel Harp Dairesinin (ÖHD) kurulması, bunu net şekilde göstermektedir. Bu daire, NATO aracılığıyla Türkiye’yi derin ve karanlık olaylara sürüklemişti. Faili meçhul olaylarda, darbe planlarında ve daha birçok olayda bu kurumun izleri vardı. Aslında Amerika, bu tür gayrinizami harp örgütlerini ve “Yeşil Bereliler” gibi yapıları, CIA aracılığıyla sızdığı diğer Avrupa ve Uzak Doğu ülkelerinde de kuruyordu (Tunçkanat, 1975, s. 50). Sovyet sopasını gösterip kendine mahkûm ettiriyordu. 5 Mart 1959 tarihinde imzalanan Türkiye-Amerika İş Birliği Anlaşması ile ÖHD’ye, dilediği zaman Türk siyasetine müdahale edebilmesi için gerekli zemin hazırlanıyordu. Esasında bu anlaşmalar, Türk siyasetine iz bırakan darbelerin, katliamların ve sokak çatışmalarının önünü açmıştı.
