Kürt vatandaşlarımızın demokratik tercihlerini, kimliklerini ve siyasi iradelerini Marxsit-Leninist PKK ile özdeşleştirmek hem büyük bir haksızlık hem de toplumsal birlik açısından son derece yanlış bir yaklaşımdır.
Emperyalist güçlerin aparatı PKK hiçbir zaman Kürtlerin temsilcisi olmamıştır.
“PKK ile kesinlikle bir pazarlık, bir al-ver, bir müzakere söz konusu değildir.” diyerek başlatılan “Terörsüz Türkiye” sürecinde vatandaş haklı olarak soruyordu: peki mecliste kurulan komisyon (AK Parti, MHP ve DEM Milletvekilleri) İmralı’ya Bebek Katili Öcalan ile kahve içmeye mi gittiler?
Ardından “Biz suçlu değiliz ki af beklentisi içinde olalım…” anlamında örgüt liderlerinin cümleleri hafızalarda iken, TBMM’ne gelen ve onaylanan binlerce insanımızın katillerine özel af çıkarılmasının anlamı nedir?
Bu garabet durumun ve soruların muhataplarını halka ve Allah’a havale ediyoruz…
Biz bu çalışmamıza, “Terörsüz Türkiye” sürecinden sonuç alınabilmesi için muhatap alınan “PKK’ya ne kadar güvenilebilir?” sorusu ile başlayalım.
Toplumsal Huzurun ve Barışın Temeli Güven
Toplumların en kıymetli sermayesi nedir diye sorulsa, verilecek cevaplardan biri hiç kuşkusuz “güven” olur. Devlet ile vatandaş arasındaki güven, adalete duyulan güven, kurumlara duyulan güven, hukuka duyulan güven…
Bu bağlamda, devletleri ayakta tutan yalnızca askeri güç, ekonomik kapasite ya da diplomatik başarı değildir. Bunların üstünde ve ötesinde, toplumun devletine, devletin de vatandaşlarına ve hukuk düzenine duyduğu güven en büyük teminattır.
Türkiye’nin yaklaşık kırk yıldır mücadele ettiği kanlı terör örgütü PKK bağlamında bugün yeniden gündeme gelen tartışmaların merkezinde de tam olarak şu soru yer almaktadır:
Güvenin olmadığı bir zeminde kalıcı bir barış inşa edilebilir mi? Elbette hayır…
Aynı Senaryo, Farklı İsimler
1993 yılında Rahmetli Turgut Özal’ın PKK ile başlattığı ilk temaslardan, AK Parti iktidarı dönemindeki Oslo görüşmelerine ve Çözüm Süreci’ne kadar uzanan üç ayrı girişim, farklı gerekçelerle sonuçsuz kalmıştır.
Bugün “Terörsüz Türkiye” hedefi çerçevesinde dördüncü girişimde süreç, hukuki düzenlemelerin genellik, soyutluk ve eşitlik ilkesi ihlal edilerek PKK’lılara özel af çıkarılması ile sonuçlanmıştır…
Hukuk devletinde kişiye, bir gruba veya bir örgüte özel hukuki düzenleme yapılmaz. Hukukun genellik ve eşitlik ilkesi ihlal edilerek yapılan düzenlemeler, toplumda güven duygusunu yerle yeksan eder.
Bugüne kadar yaşanan tecrübeler göstermiştir ki, güven tesis edilmeden atılan her adım en küçük kriz anında yeniden çıkmaza girmiş ve girmektedir.
Çünkü güven, verilen sözlerle değil; geçmişte sergilenen duruş ve tutarlılıkla oluşur.
PKK’nın Geçmişi Güven Vermiyor
PKK; kırk yılı aşkın süredir asker, polis, öğretmen, öğrenci, doktor, mühendis, işçi, kadın, çocuk demeden on binlerce insanın hayatına mal olmuş kanlı bir terör örgütüdür.
Silahlı mücadeleyi temel yöntem olarak benimsemiş, sivilleri hedef alan eylemler gerçekleştirmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı silahlı isyan stratejisini benimsemiş bir örgütün bugün yaptığı açıklamaların doğal olarak sorgulanması kaçınılmazdır.
PKK ile kalıcı barış ancak samimiyet ve muhataba güvenle mümkündür.
Samimiyet ve güven ise geçmişte işlenen suçları meşrulaştıran değil, reddeden bir anlayış gerektirir.
Fesih Metni Ne Söylüyor?
PKK’nın geçen yıl Mayıs ayındaki fesih açıklaması dikkatle okunduğunda, örgütün yalnızca silahlı yöntemi değiştirdiği; ancak bölücü ve ideolojik yaklaşımından vazgeçmediği yönünde değerlendirmeler yapılmasına neden olan ifadeler bulunmaktadır.
PKK yayımladığı fesih kararı metninde, 50 binin üzerinde şehidin gerekçesi olarak ileri sürülen şu ifadeler oldukça manidardır.
“Partimiz PKK; kaynağını Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasasından alan Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı, halkımızın özgürlük hareketi olarak tarih sahnesine çıktı… PKK, silahlı mücadele stratejisi temelinde meşru, haklı bir mücadele yürüttü. PKK katı Kürt inkarının, buna dayalı imha siyasetinin, soykırım ve asimilasyon politikalarının egemen olduğu koşullarda şekillendi.”(1)
Kanlı terör örgütü PKK, bu cümleleri ile varlık gerekçesini Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası’na bağlamakta; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini reddeden bir perspektif ortaya koymaktadır.
Daha da garip olanı, yıllarca yürüttüğü silahlı terörü “meşru ve haklı” bir mücadele olarak nitelendirmektedir.
Bu yaklaşım, on binlerce insanımızın hayatına ve 2,3 trilyon Dolar mali kayba mal olan terör eylemleriyle hesaplaşmak yerine, yaptıklarını haklı göstermeye çalışan bir zihniyetin sürdüğünü düşündürmektedir.
Diğer taraftan aynı metinde PKK, silahlı eylemlerini bırakmakla birlikte geleceğe yönelik bölücü/ayrılıkçı amacından vazgeçmediğini şu cümlelerle ilan etmektedir.
“Halkımızın kadınlar ve gençler öncülüğünde… seferberlik ruhuyla komünal demokratik toplumu inşa etmesi hayati önemdedir. Bu temelde Kürt siyasi partilerinin, demokratik örgütlerinin, kanaat önderlerinin Kürt demokrasisini geliştirme ve Kürt Demokratik Uluslaşmasını sağlama yönündeki sorumluluklarını yerine getireceklerine inanıyoruz.”(2)
Burada, bölgede hesabı olan emperyalist güçlerin 40 küsur yıldır aparatı olarak kullanılan bölücü terör örgütü PKK’nın niyeti açıkça dile getirilmektedir.
Dolayısıyla ortada yalnızca silah bırakma ve fesih açıklaması değil; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine yönelik ideolojik bir itiraz da bulunmaktadır.
Bu bağlamda, coğrafyamızda Türkiye’nin aleyhine hesapları olan, başta ABD ve İsrail olmak üzere emperyalist güçler, PKK’nın görevini yaptığı ve kullanım ömrünü tamamladığı, artık yeni bir sürece evirilmesi gerektiğine karar vermişlerdir.
Bölücülük Sadece Silahla Yapılmaz
Silahlı mücadele sona erse bile ideolojik mücadele farklı araçlarla sürdürülebilir.
Siyasi yapılanmalar, uluslararası lobi faaliyetleri, sivil toplum ağları ve propaganda çalışmaları bu sürecin parçaları olarak değerlendirilebilir.
Bu nedenle yalnızca silahların susmasına bakarak tehdidin tamamen ortadan kalktığını söylemek gerçekçi değildir.
Bir örgüt silah bırakabilir; ancak hedeflerinden vazgeçip vazgeçmediğini zaman gösterecektir.
Emperyalist Güçler ve Bölgesel Hesaplar
Ortadoğu, uzun yıllardır küresel güçlerin nüfuz mücadelesine sahne olmaktadır.
ABD başta olmak üzere birçok devletin bölgeye ilişkin güvenlik, enerji ve jeopolitik hesapları bulunduğu bilinen bir gerçektir.
Bu çerçevede PKK’nın; bölgesel güç mücadelelerinde zaman zaman dış aktörlerin stratejileriyle örtüşen ve onların aparatı olarak bir işlev gören eylemleri bilinmektedir.
Özellikle Irak’ın kuzeyi ve Suriye’deki gelişmeler dikkate alındığında, örgütün yalnızca Türkiye merkezli düşünülmesinin eksik bir analiz olacağı açıktır.
PKK, Kürt Vatandaşlarımızın Temsilcisi Değildir
Burada özellikle altı çizilmesi gereken önemli bir husus vardır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin milyonlarca Kürt vatandaşı bulunmaktadır. Ve bütün kışkırtmalara, ajan provokatör girişimlere rağmen hiçbir zaman Türk-Kürt kavgası olmamıştır. Bin yıldır Kürt Türk’ü, Türk Kürd’ü Müslüman kardeşi olarak görmüş, Çanakkale’den Kıbrıs’a düşmana karşı cephede birlikte omuz omuza savaşmış, kız alıp, kız vermiş ve et tırnak olmuştur.
Kürt vatandaşlarımızın demokratik tercihlerini, kimliklerini ve siyasi iradelerini Marxsit-Leninist PKK ile özdeşleştirmek hem büyük bir haksızlık hem de toplumsal birlik açısından son derece yanlış bir yaklaşımdır.
Emperyalist güçlerin aparatı PKK hiçbir zaman Kürtlerin temsilcisi olmamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin asli ve eşit vatandaşları olan Kürt kardeşlerimiz ile ayrılıkçı, silahlı bir terör örgütünü aynı zeminde değerlendirmek kabul edilemez.
Güven Olmadan Barış Olmaz
Devletler elbette terörü sona erdirmek için farklı yöntemleri değerlendirebilir.
Ancak hangi yöntem tercih edilirse edilsin; hukuk, şeffaflık, toplumsal mutabakat ve en önemlisi güven duygusu esas alınmalıdır.
Güvenin bulunmadığı bir zeminde verilen sözler, hazırlanan yol haritaları ve yapılan mutabakatlar kalıcı çözüm üretmez.
Türkiye geçmişte bunun bedelini defalarca ödemiştir.
Sonuç ve Değerlendirme
- PKK’nın silah bırakma yönündeki açıklamaları tek başına güven oluşturmak için yeterli değildir.
- Bir yandan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini sorgulayan, diğer yandan geçmişteki silahlı mücadeleyi meşru gören bir anlayışın samimiyeti elbette tartışılacaktır.
- Bu nedenle Türkiye, terörle mücadelede kararlılığını sürdürürken, devlet aklını, hukuku ve milli menfaatlerini önceleyen bir perspektiften hareket etmek zorundadır.
- Diğer taraftan TBMM’ye sunulan yasa önerisinde, “Terörsüz Türkiye” sürecinde görev alanların yasal sorumluluğunun bulunmayacağına ilişkin düzenleme de dikkat çekici ve üzerinde titizlikle değerlendirilmesi gereken bir husus olarak karşımızda durmaktadır
- Kalıcı barış; yalnızca silahların susmasıyla değil, ayrılıkçı hedeflerin tamamen terk edilmesi, şiddetin hiçbir şekilde meşru görülmemesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına yönelik tehditlerin bütünüyle sona ermesiyle mümkündür.
- Güvenin olmadığı yerde barış, en fazla geçici bir ateşkestir. Gerçek barış ise ancak güvenin, hukukun ve ortak milli iradenin üzerinde yükselebilir….
- On binlerce vatandaşımızı şehit etmiş olan, emperyalist ülkelerin aparatı PKK militanlarına özel af düzenlemesi Gazi Meclisten çıkmamalıydı…
Konunun bu noktaya geleceği belliydi. Çünkü masaya oturmakla ilk yanlışı yapmıştı devlet. “Terörsüz Türkiye” sürecinde gelinen nokta bana “Buğday-Arpa” hikayesini hatırlattı:
Buğday tatile gidecekmiş, arpaya;
-“Ben gelene kadar yerime bak.” demiş.
Buğday yola revan olmuş. Bir de bakmış ki arpa arkasından koşa koşa geliyor.
-“Hayırdır arpa kardeş, ne oldu?” diye sormuş.
Arpa nefes nefese:
-“Ya buğday kardeş, sana sormayı unuttum. Bana ‘Yufka da ol.’ derlerse olayım mı?” demiş.
Buğday gülümseyerek cevap vermiş:
-“Sen hiç dert etme; “SAC’a” gel yeter… Sana ne olacağını onlar gösterir.”
Türkiye Cumhuriyeti terör örgütü PKK ile masaya oturmuştur, yani SAC’a gelmiştir…
Sırada, anayasada Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter devlet yapısını zorlayan hükümleri vardır…
Kaynakça:
(1-2) https://bianet.org/haber/pkk-fesih-kararini-acikladi-307342
