Ev 3. Sayı Hasbihal

Hasbihal

Tarafından Uyanış

                                                                                             Ümit YİĞİT                                                                    

Vaktinden önce bastırmış sıcakların yaşandığı Haziran ayının ilk günleriydi. Sıcaktan bunalmış bir halde yürürken mutlu bir tevafuk eseri yolda, kadim bir dosta rastladım. Ayaküstü konuşurken yanı başımızda uzanan parkı fark ettik ve hasbıhalimize devam etmek için oraya doğru yöneldik. Serin bir çınarın gölgesindeki sıraya oturmak üzereydik ki, bir gürültü koptu parkın diğerin ucundan. Sanırım vakit, yakınlarda bir yerdeki okulun dağılma saatiydi. Zira az evvel gürültünün geldiği yerden bir öğrenci kafilesi yatağını bulamamış sel gibi üzerimize akın etti. Manzaraya göz ucuyla bakıp, dostumla ben sohbetimize geri döndük. Epey bir süre konuştuk. Derken dostumun telefonu çaldı ve mazeret bildirerek ve de müsaade isteyerek benden ayrıldı. Onu uğurladıktan sonra ben de kalkmaya yeltendim lakin aynı müsaadeyi asırlık çınarın gölgesi bana vermedi. Doğrusu havanın sıcaklığından olsa gerek bende reddedemedim serinliğin bu teklifini ve biraz daha oturmaya karar verdim. O esnada duydum! Arka sıradaki iki öğrencinin kendi aralarındaki konuşmaları… Çevredeki hususi sözlere dikkat kesilen meraklı mizaca sahip biri değilim. Ayrıca o sırada kulaklarım, yaşlı çınarın dallarında oynaşan kuşların terennümlerini dinlemekle meşguldü. Lakin gençler hemen ardımda oturuyorlardı ve bahusus içlerinden birinin davudi sesi, serçelerin şakımalarını bastırıyordu. Hal böyle olunca, gençlerin kurdukları cümleler ister istemez kulaklarımda yankılandı. Kulaklarıma çarpan kelimeler ilkin huzurumu kaçıran birer cızırtı gibi olduysa da; kelimeler birleşip bir cümle halinde anlam ifade edince, diyalog sahiplerinin bilinçleri yaralı gençler olduğunu anladım. Ve neden saklayayım merak kesildi kulaklarım.               

“Yaşanmaz bu ülkede Asım! ” diyordu sesi diğerine göre daha gür olan. “Yaşanmaz! Ne babamla anlaşabiliyorum ne de annemle. Adam, her perşembe (…) cemaatinin sohbet salonuna beni baskı ile götürüyor. Ortamı bir görsen hayretler içinde kalırsın. Daha kapıdan içeri girer girmez bunalıyorum. Havası… daha doğru havasızlığı, üstüne bir de envai çeşit hacı miskleri… Her defasında babamın çatık kaşlarının nezaretinde ayaklarımı sürüyerek giriyorum içeri. Geçen gittiğimde yanıma bir kitap aldım. Kitapta nereden çıktı diyeceksin? Sohbet bitince babam ve bir kısım adam sohbet salonun arkasındaki iç bölmeye geçip cemaatin bir ritüelini yerine getiriyorlar. Bitene kadar patlıyorum sıkıntıdan. Beklerken ne vakit oyalanmak için telefonumu çıkarsam, elinde dergi hemen biri bitiyor yanımda. ‘Şeytana fırsat vermeyelim bunu oku kardeşim.’ diyor. Ben de çözümü kitap da buldum. Daha doğrusu buldum sandım. Evden getirdiğim bir kitabı okuyordum ki, bu sefer de sakalı birbirine karışmış orta yaşlı bir abi geldi yanıma.

–Burada (…) yayınlarından başka bir şey okunmaz, Gavsımızın müsaadesi yok dedi. Hem sen cennete girmek istemiyor musun? Diye devam etti; İbadetle meşgul olmalısın, birçok insanın namazlarını emredildiği gibi dosdoğru kılmadıklarını görsen, şaşırırsın. Müslüman’ların çoğu doğru düzgün abdest almayı bile bilmiyorlar. Sen Batıni kitaplarla zamanını israf edeceğin yerde, Gavsımızın aylık bize gönderdiği mektubu olan dergimizi ve bizzat Gavsımızın tasarrufu ile yazılan kitapları okumalısın. O zaman kıldığın namazın yeterli olmayacağını fark edecek ve zikir çekmeye yöneleceksin. Çektiğin zikirlerle kalbin temizlendikçe tefekkür etmeye başlayacaksın ve böylece cenneti hak eden bir mümin olacaksın.’ Vaziyet böyle. Ne yapacağım bilmiyorum.”               

Gencin sözleri beni etkilemişti. İşittiğim cümleleri genç adam, sanki yaralı bilincinden sızan kandamlalarıyla kuruyordu. O an Ziyaüddin Serdar’ın bir kitabında aktardığı Fes şehrinde geçen hatırası geldi aklıma:               

“Bir öğleden sonra, şehirde keçi boynuzundan kemik tarak yapan bir adamı izledim. Dükkânın tam karşısındaki kahvehanede oturmuş çayımı içerken, izlendiğinin farkında olmadan onun boynuzu yontmasını ve yavaş yavaş bir tarağa çevirmesini izledim. Doğrudan mecazi olarak işine dalmış görünüyordu. Onu izlerken bir şeyleri fark etmeye başladım. O usta, yaşamdan kopmadan ve rızkını kazanmak için çalışırken, bir taraftan da zikir çekiyordu. Herhangi bir gizli ve mistik vird okumuyor veya ‘Hu Allah!’ diye haykırarak sallanmıyordu. Herhangi bir tarikatın ritüelini de yerine getirmiyordu. Kendi başınaydı; o ve mesleği ‘bir’ olmuştu. O anda, hem geçmiş hem de gelecek vardı. Eylemi bütün kâinatı kuşatıyordu. O usta, nefsinin kendi varlığının sanatında eriyip gitmesini sağlıyordu; bu, tam bir fenâ anıydı… Aniden, bütün tarikatlarda gözlemlediğin şeyin bir rolden ibaret olduğunu, asıl hatırlamamız gerekenin tam tersini yapmayı içerdiğini düşünmeye başladım.“

Zihnimden geçen bu hatırayı bitiren az evvel bilincinden kan damlarken bıraktığım Furkan ismindeki gencin sesi oldu:               

“Babam beni dinlemiyor bile, ne zaman ben bu hafta gelmeyeceğim desem, bilmem kaçıncı defa duyduğum mahut nutuk başlıyor:               

‘Oğlum Furkan!’ diyor, ahir zamandayız. Zulmet bütün dünyayı sarmış durumda. Devir ahir zaman devri, devir imanı kurtarma devri. Şeyhimiz devrimizin Gavsı; Gavs ne demek bilir misin sen? Gavs demek zamanın kutbu demek. O bütün dünyayı başparmağının tırnağını seyreder gibi seyredendir. O gizliyi bilir, masum ve günahsızdır, tayyizaman ile zamana hükmedebilir; tayyimekân ile istediği mekâna geçebilir, İslam orduları birlikte savaşır. Böyle bir Gavsın evladı olmak ne büyük nimet bir bilsen. Onun gözetimi altında, onun sohbet salonlarında olursak korunabiliriz bu zulmetten. Hepsinden mühimi son nefesimizde şeytan imanımızı almak için geldiğinde yanımızda olacak ve defedecek şeytan-i lâini yanımızdan. Böyle bir şeyhin müridi olmanın nasibini anlıyorsun değil mi?”               

“Anlamıyorum baba! Anlamıyorum!” diyemiyorum. Şimdi bir avukata vekâlet verir gibi, bu şahsa intisap edince ahiretimiz için onu vekil mi kılıyoruz? Hem madem bu zatın bu kadar çok süper güçleri var, neden yaşadığımız dünya zulmet yeri? Değil mi ki; İslam orduları ile birlikte savaşıyor Gavs, neden İslam coğrafyasındaki savaşlarda Müslümanlar hep mağlup oluyor? Neden milyonlarca Müslüman ölüyor, diyemiyorum, Asım diyemiyorum.               

Konuşan bu gençlere dönüp bakmasam da seslerinden hangisi Asım, hangisi Furkan artık anlamıştım. 

   “Benim gibi yapacaksın dedi Asım. Hatırlarsın senden az değildi bana yapılan baskılar da; malum bizimki ticaret ehli, e bir de siyasi tarafı var, yok bütün müşteri çevresi Müslüman kesimmiş, yok bilmem nereden ihaleyi almamız için bilmem kim politikacının gözüne girmeliymişiz. Ya hu adam beni Umre’ye götürüyordu düşünsene. Ama ben şanslıyım kardeşim, hayat benim karşıma Turgut Abi’yi çıkardı. Din denilen olgunun ne mana ifade ettiği onunla geçirdiğim zamanlarda anlamını buldu. Ondan öğrendim yeryüzündeki dinlerin halkı sömürmek için dizayn edilmiş yapılar olduğunu. İlk ondan duydum Marks’ın ‘din afyondur’ sözünü. Babamın yaptığı da bu değil mi? Kendi ticaretini yürütmek için biniyor bu İslamcıların gemisine. İnsanın dolayısıyla, toplumun en hassas noktası maneviyatı… Babam ve türevleri de bu alanı istismar vasıtası olarak kullanıyorlar. Turgut Abi konu Marks’tan örnek vererek şöyle izah etmişti:              

  Marx’a göre din, hem yanılsama hem de ideolojinin bir türüdür. Yanılsama olarak din, soyut insanın evren, dünya, insanlık ve hayatın anlamıyla ilgili sorulara yetkin cevap verebilecek bilgi donanımından yoksun olmasından kaynaklanmaktadır. Dinin ideolojik boyutu ise toplumsal insanın çıkar çatışmasından kaynaklanmaktadır. Burada din, mülkiyeti ve üst sınıfların çıkarlarını meşrulaştırarak, alt-sınıfların sosyal yapıyı sorgulamalarını önleyen araca dönüşür. Marx’ın sosyolojisinde din, ister yanılsama olsun, ister ideolojinin bir türü olsun, insanı kendine yabancılaştırıcı bir yanlış bilinçtir. Dinin herhangi bir olumlu işlevi yoktur.              

  “Turgut Abin ile uzun zamandır görüşmüyorsun sanıyordum.”

 Araya giren Furkan’ın gür sesiydi.  “Görüşmüyorum. Adam tarih konusunda yürüyen kütüphane ama konu günümüz olunca o da sapıtıyor. ‘Mülkiyet hırsızlıktır’ diyor mesela. Proudhon diye bir adam varmış onun sözüymüş bu. Hatta ‘Mülkiyet Nedir’ diye bir kitabını getirdi birkaç sayfa okudum bir şey anlamadım. Benim kazandığım neden haram olsun. Adam zengin düşmanı… Turgut Abi’nin variyetimizde gözü var gibi. Uzak duruyorum nicedir ondan. Sürekli düşünmemi istiyor. Eşitsiz inşa edilmiş sistemi düşünmeliymişim. Ben düşünmüyorum kardeşim. Bu dünyada yaşadığımızdan başka hayat yok. Yaşamama bakıyorum. Hayatın keyfini sürmek istiyorum. Ama bak Furkan haklısın, bu ülkede yaşanmaz. Özgür değiliz bir kere. Bu ülke boğuyor beni, Avrupa’ya gitmeli kardeşim orada yaşamalı.”               

Asım’ın kurduğu bu son cümleler beni, Osmanlı’nın Tanzimat sonrası toplumundaki bir konağa götürdü. Konuşan Asım değil de sanki Yakup Kadri’nin “Kiralık Konak”ında hayat verdiği Seniha idi:               

“Siz zannediyor musunuz ki ben ömrümün sonuna kadar böyle bir kalacağım? Böyle bir memlekette, etrafımda böyle bir halkla? Bin güçlükle senede ancak beş on kat esvap yaptırarak, ara sıra Ada’ya misafirliğe giderek ve pazartesi günleri aşağıda salonda birkaç manasız ve yavan davetli bekleyerek yaşayıp gideceğim? Hayır! Büyükbaba, ben o kadar basit ruhlu bir kız değilim! Çok okudum; çok öğrendim; çok düşündüm; çok tahlil ettim. Biliyorum ki hayat denilen şey, içinde doğup büyüdüğüm bu hapishanenin dışında gürültülü, geniş, aydınlık, acayip, hazin, neşeli, düz, yılankavi, inişli yokuşlu bitmez tükenmez bir sahadır. Oradan bin türlü sesler işitiyorum; bu sesler her biri başka tarzda, bir başka lisanda bana ‘gel’ diyor. Kendimi güç zapt ediyorum. Fakat bugün değilse yarın mutlaka bu seslerden birisine doğru koşacağım. Mutlaka!”               

Gençlerin sesini artık duymuyordum. Gitmişlerdi. Bilinçleri yaralı bu iki genç bu ülkenin çocuklarıydı. Belki de tek istekleri anlaşılmaktı kucağında yaşadıkları cemiyet ve de aileleri tarafından. Ailelerinin telkin ettiği düşünceler teskin etmiyordu onları. Değişen zamanın ve oluşan yeni şartların yoğurduğu gençlerdi bunlar. Gelenek ile yenilik arasına sıkışıp kalmış dimağları, ya bu ülkeden kaçmakla ya da onlara sunulana nefret duymakta buluyordu çözümü. Karşımda cereyan eden bu kısa hadise bana, artık bu ülkenin çocuklarına kadim değerleri, yeni bir tarzda söyleme gereğinin hâsıl olduğunu avazı çıktığı kadar haykırıyordu.

You may also like

Hakkımızda

İlimle, hikmetle, akılla, tarihten ders alarak ve tüm insanlığı Uyanışa davet ediyoruz.
UYANIŞ, asırlardır darbelenen inleyen milletin derdine dil olmak için yola çıkan millet evlatlarının sesidir.

Are you sure want to unlock this post?
Unlock left : 0
Are you sure want to cancel subscription?
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00