Türkiye parçalanmış bir uluslararası düzende önce “kendisi olmalıdır”. AB’nin Türkiye çıkmazına karşı; güvenliğini ve milli refahını önceleyen yeni bir stratejik çerçeve oluşturmalıdır. Bu stratejik çerçevede Türkiye orta/uzun vadede güvenlik ve refahını AB veya NATO gibi kurumların inisiyatifine bırakmayan “kendine güveni ve caydırıcılığı yüksek” yetenekler geliştirmeyi hedeflemelidir.
AB’nin Çıkmazı
Avrupa/AB günümüzde küresel ölçekte çok kutuplu, parçalanmış bir uluslararası düzene doğru hızlanan gidişin girdabında ciddi ölçüde ABD, Rusya, Çin ve Türkiye’ye yönelik çıkmazlarla karşı karşıyadır. Avrupa, güvenlik ve siyasi ortaklık bakımından ABD’ye bağımlıdır, ancak ABD Uzakdoğu ve Ortadoğu jeopolitiği nedeniyle “başınızın çaresine bakın” diyor. Avrupa’nın kesintisiz ve makul maliyetli enerji ihtiyacı için Rusya’ya ihtiyacı var ancak güvenlik bağlamında artan Rus tehdidi Avrupa’nın kabusu oldu ve ABD’ye bağımlılığını sürdürmek zorunda kalmaktadır. Diğer yandan, küresel boyutta güçlü ve yükselen ekonomisi ve teknolojisi sayesinde Çin Serbest Ticaret Anlaşmaları Avrupa’yı etkisi altına almaktadır. ABD garantörlüğü olmadan Avrupa güvenliğini sağlamanın yegane yolu ise “Avrupa NATO”sunun inşa edilmesi olarak görülmektedir. Bu alanda Avrupa’nın seçeceği yol ise AB’yi Türkiye’ye karşı bir çıkmaza sürüklemektedir.
AB Türkiye’yi Dışlıyor
AB’nin en işlevsel daimi kurumu olan AB Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen yakın geçmişte “mevcut küresel koşullar ışığında Türkiye ile güvenlik ve savunma alanında işbirliği” önermekteydi. Ancak daha sonra aynı Başkan AB için yol ayrımını ve sınırlarını tekrar tanımlarken “Avrupa kıtasını bütünleştirmeyi başarmalıyız ki Rus, Türk ve Çin etkisine girmesin. Daha büyük ve jeopolitik düşünmeliyiz” diyor. Komisyon Başkanının Türkiye’yi Rus ve Çin gibi tehdit ya da muhasım konumuna koyan bu çıkışı yine aynı Komisyon’un alt temsilcileri tarafından “Türkiye’nin Balkanlardaki ihtirasının kastedildiği gibi “özrü kabahatinden büyük” bir düzeltme ile tamir edilmek istenmiştir. Oysa bu açıklamalar Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un 2022’de “Balkanlar ve Afrika’nın Çin, Rusya ve Türkiye etkisine bırakılmaması” bağlamında beyanları olduğunu da hatırlatmak gerekmektedir.
Avrupa’da Türkiye algısı asırlardır aynıdır. Kilise ve Avrupa siyaseti tarafından asırlardır sürdürülen Türk ve Müslüman aleyhtarlığının Komisyon Başkanı tarafından ifade edilmesine şaşırmamak gerekir. Sadece bu gerçek 2026’da tekrar ifade edilmiştir ve Türkiye’nin AB üyeliği konusunda “ikiyüzlü” tutumunu sürdürmüştür. Özetle AB Türkiye ile ilişkilerini daha da somutlaştırırken şu gerçeği itiraf etmektedir: “Türkiye Avrupalı değildir, AB üyesi olamaz ancak AB’nin nüfuz alanı olarak kalmalıdır, Avrupa’nın savunma ve güvenliği için Türkiye’ye ihtiyacımız var”. Hal böyle iken ve küresel ölçekte çok kutuplu ve parçalanmış bir uluslararası düzene giderken Türkiye Batı ile ilişkilerini tekrar gözden geçirmek zorundadır.
Hangi Batı?
Batı medeniyeti küresel etkisi olan bir medeniyeti ifade etmesine rağmen, içinde insanlık için yaman çelişkiler bulundurmaktadır. Günümüzde AB kurumsal Batı’yı temsil etmektedir. Batı bir yandan insan hakları, hukukun üstünlüğü, özgürlük gibi evrensel değerlerin önemli bir kaynağıdır. Diğer yandan Batı medeniyetinin; ikiyüzlü, riyakar, emperyalist, sömürgeci ve ırkçı olduğunu, kendi tarihi geçmişi ve günümüz performansı kanıtlamaktadır. Bu durumda akla ilk gelen soru şudur; Hangi Batı? Kanımızca Batı’yı salt evrensel değerleri ile değil de “ahlakı” ile ölçmek gerekecektir. Batı kendi çıkarları ve kendi yandaşları söz konusu olduğunda “seçici” davranarak evrensel değerlerin amansız savunucusu olmaktadır. Batı’nın bu seçiciliği aynı zamanda onun “ahlaksızlığı”nın da kanıtı olmaktadır. AB’nin İsrail’in savaş suçuna, ABD ve İsrail’in İran saldırısına (birkaç vicdani itiraza rağmen) ses çıkarmaması, hatta destek vermesi bunun en son örneğidir.
Türkiye Cumhuriyeti kuruluş yıllarından itibaren Batı’nın evrensel değerlerini ölçü kabul edip “Çağdaşlaşmak” hedefine yönelmiştir. Ancak Türkiye zamanla Batılılaşmak ve Çağdaşlaşmak gibi iki kavram arasında bocalamış ve bocalamaya devam etmektedir. Atilla İlhan Çağdaşlaşmak gibi nezih bir hedefin Batılılaşmak gibi bir teslimiyete evrildiğini “Hangi Batı”adlı eserinde çok acı bir şekilde işaret etmektedir. “Cumhuriyet kuşaklarının dramı Atatürk sonrasında başlar. Çağdaşlaşmayı batılılaşma yapan sonrakilerdir… Kuva-yi Milliye ruhunu da ele geçirip dağıtmışlar, devrimin ideolojisini şaşılacak bir çabuklukla yozlaştırmışlardır”.
AB ve Türkiye Gerçekleri
Türkiye’nin AB ile yeni bir vizyon geliştirmesine etki eden gerçeklere göz atmak faydalı olacaktır.
1. Türkiye 1952’de NATO üyesi olmuş, 1987’den beri AB üyeliği için 40 yıldır beklemededir. Türkiye’nin “veto” hakkına sahip olduğu tek küresel kuruluş NATO’dur. AB içinde ise Yunanistan ve GKRY Türkiye’ye karşı aynı veto hakkına sahiptir. Herhangi bir şekilde Türkiye’nin NATO’dan çıkması GKRY’nin ve hatta İsrail’in NATO üyeliği ile sonuçlanması kaçınılmazdır. Görünür gelecek için NATO üyeliğinin pratik faydaları bulunmaktadır.
2. AB Türkiye’yi ortak üye yerine, kendisine bağımlı bir statüde tutarak, en büyük endişeleri olan “göç” sorununa karşı Türkiye’yi göçmen deposu olarak olarak kullanmak istemektedir.
3. AB Savunma ve Güvenlik alanındaki stratejik çerçevesinde Türkiye’ye yer vermemekte ısrarlı davranmaktadır. Savunma Sanayii alanında ise Ortak Tedarik Yoluyla AB Savunma Endüstrisinin Takviyesi Programı, Avrupa Savunma Sanayi Geliştirme Programı ve Avrupa Savunma Fonundan Türkiye’nin yararlanması engellenmektedir.
4. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Türkiye’nin ihracattaki en büyük pay AB ülkelerine yapılan ihracattır. Yaklaşık 108 milyar dolarla tüm ihracatın yaklaşık %40’ına yakındır ve bu pazara ihracatımız ithalatımızdan fazladır. Görüleceği üzere tüm kısıtlamalara rağmen Türkiye’nin en önemli ihracat pazarı AB bölgesidir.
5. Türkiye’nin AB ekonomisine nüfuzu engelleniyor. Türkiye’nin Gümrük Birliği Anlaşmasının güncellenmesini engellemekte, vize sorununa çözüm üretmemekte, Çin ve Hindistan ile yaptığı Serbest Ticaret Anlaşmasında Türkiye’den ithal ettiği ürünlere ağırlık vermekte, “Made in Europe” politikasıyla Türkiye’den mal alımını engellemeye çalışmaktadır.
6. İsrail, GKRY ve Yunanistan Akdeniz ve Ege’yi kapsayacak askeri ittifak içindedir. İlave olarak ABD ve Fransa Yunanistan ile savunma ve güvenlik bağlamında “ittifak içinde ittifak” yapmışlardır. Bu ittifakların Türkiye’ye yönelik olduğu son derece açıktır. O halde savunma ve güvenlik alanında Türkiye’nin seçeneklerini artırması gerekmektedir.
7. Türkiye AB’nin kurumsal kısıtlamalarına rağmen İtalya, İspanya, Romanya, Polonya, gibi bir kısım AB ülkeleri ile Savunma Sanayi işbirliği yapmaktadır. AB Komisyon Başkanının “Avrupa’ya Türk etkisinin girmemesi” söylemi bu konudaki endişelerden kaynaklanıyor olabilir.
Türkiye’nin Stratejik Vizyonu Ne Olmalıdır?
1. Türkiye parçalanmış bir uluslararası düzende önce “kendisi olmalıdır”. AB’nin Türkiye çıkmazına karşı; güvenliğini ve milli refahını önceleyen yeni bir stratejik çerçeve oluşturmalıdır. Bu stratejik çerçevede Türkiye orta/uzun vadede güvenlik ve refahını AB veya NATO gibi kurumların inisiyatifine bırakmayan “kendine güveni ve caydırıcılığı yüksek” yetenekler geliştirmeyi hedeflemelidir.
2. Türkiye’ye ortaklık kapısını kapalı tutan kurumsal AB ile ilişkilerden ziyade, AB ülkeleri ile ikili ticari ve savunma sanayi ilişkileri gerçekleştirilmelidir. Böylesi Türkiye adına daha onurlu bir tavır olacaktır.
3. AB’nin kendi NATO’sunu kurması ve NATO’nun caydırıcılık ve savunma gücünün yerini alması mümkün gözükmemektedir. Türkiye AB’nin müstakil savunma gücünde yer almasından ziyade NATO ile bağlarını sağlam tutulmalıdır. Bu bağın muhafazası AB kaynaklı olarak Akdeniz havzasında Türkiye aleyhine gelişmelerin önünü kesebilecektir. Ayrıca, Türkiye İngiltere gibi AB dışındaki NATO ülkeleri ile işbirliğini artırmalıdır.
4. Türkiye 1930’larda öncülük ettiği Sadabad Paktı ve Balkan Antantı, 1950’lerde öncülük ettiği Bağdat Paktı ve Balkan Paktı gibi “Bölgesel Sahiplenme” politikalarını hayata geçirmelidir. Bu bağlamda Ortadoğu’daki güvenlik ve istikrarın sağlanması için bölgenin başat ülkeleri ile kurumsallaşmış işbirliği geliştirmelidir. Türk dünyası ile sağlanan Türk Devletler Teşkilatına savunma ve güvenlik boyutu kazandırılmasını hedeflemelidir.
