Eğitimde en önemli ölçülerin başında bilginin yanında sağlam karakterli, çalışkan insan tipi yetiştirmek olmalıdır.
Toplumda ahlâki ölçüler ve değerler hakimse, devlet yönetiminde liyakate ve adalete önem veriliyorsa birinci tip öğrenci hayatta daima başarılı olur ve hakkettiği yerlere gelir.
Ali Osman ARGIN
Eğitim sistemimizden toplumda herkes şikâyetçi. Eğitimden şikâyetçi de toplum yapımızdan memnun olan var mı? Ahlâk, kişi haklarına saygı, hakkına razı olma, kurallara uyma, toplumun malını koruma, adalet, güven v.s. memnun olan var mı? Bütün bu memnuniyetsizliklerin temelinde eğitim yatıyor.-
Cumhuriyetin ilk yılları bir yana bırakılırsa; sonraki dönemlerde önce geçmişi kötüleyen, cumhuriyeti yücelten, batıya hayran, fikir yerine şekilde modernleşmeci bir insan tipi yetiştirmeyi seçtik. Daha sonra o ilk yılları da mumla aratan sisteme geçtik. Öğrenciyi hayata hazırlayan değil, bilgi yükleyen, aldığı bilgiyi günlük hayatta kullanamayan bireyler yetiştirdik. Son dönemde bilgiden de vazgeçtik, öğretmenleri çocuk bakıcısı haline dönüştürdük.
Fırsatçı değil ahlâklı insan
12 Eylül sonrası çıkan yönetmelikle stajyer öğretmenlere bir yıl süreyle tecrübeli öğretmenle derse girme şartı getirilmişti. O sırada okulumuza stajyer biyoloji öğretmeni atanmıştı; okul müdürü yönetmelik gereği o öğretmene beni rehber öğretmen olarak görevlendirmişti. Aslında ben o öğretmene değil, okuldaki bütün öğretmenlere o arkadaşın rehberlik etmesi gerekiyordu. Bizlerin en tecrübelimiz beş yıllık öğretmen olmamıza rağmen o arkadaş on iki yıllık öğretmendi ama, özel okulda çalıştığı için stajyerdi. Niye yalan söyleyeyim, ben ondan çok şey öğrendim.
Bir sohbet sırasında Adana’da bulunan Amerikan okuluna gittiğini ve öğrenciler sınav olurken öğretmenlerin başlarında durmadığını söylemişti. O söz benim ufkumu değiştirdi. Biz öğrencinin başında niye polis gibi duruyorduk? Bunun yerine öğrencilerimize kopya çekmenin bir çeşit hırsızlık odluğu bilincini niye vermiyorduk?
Öğretmenliğimde hep bunu gerçekleştirmeye çalıştım. Zaman zaman başarılı olduğum da oldu ama hedeften çok uzaktı. Ancak sınavlarda kullandığım soru şekli ezberci sistemden ziyade muhakemeye dayandığı için konuyu anlayamayanlar kopya çekmeyi dahi beceremiyorlardı. Bu yüzden adım “soruları çok zora” çıkmıştı. Halbuki sorularım zor değildi ama öğrendiklerini yerine göre kullanabilmeye dayanıyordu.
Aradan yıllar geçti, öğretmenliğimin son yıllarında Erasmus projesi kapsamında öğrencilerimle Almanya’nın Heidelberg şehrindeki Charl Bosch Schule okuluna gitmiştik. Gittiğimiz okul meslek lisesi idi. Okulda Bilişim, Otomotiv, Makine, Metal işleri ve Sağlık protez bölümleri vardı. Hangi bölümün sınıfına girdiysek, sınıfta bir sessizlik ve bütün öğrenciler derse yoğunlaşmış haldeydi. Halbuki biz dersin en az dörtte birini “konuşmayın, dinleyin, defterin nerede” gibi sözlerle geçiriyorduk. Bir öğretmene; “Öğrencileriniz hep mi böyle, yoksa bizi var diye mi böyle sessizler?” dedim. Bunu nasıl başardıklarını sorduğumda; “Mecburlar. Çünkü işe girerken buradan aldıkları puan önemli” diye cevap verdi. Ardından; “Sizi anlıyorum. Burada bilgisine göre iş bulurken, sizde iki öğrenciden biri okul birincilikle bitirsin, diğeri sonuncu olsun; adamı olan sonuncu iş bulur, birinci olan iş bulamaz” diye cevap verdiğinde, utandım ve verecek cevap bulamadım.
Konuya niçin kopya olayı ile girdim?
Öğrenciliğimden itibaren sınıflarımızda üç tip öğrenci hep var oldu:
Birinci tip; derslerine düzenli çalışan, zeki, çalışkan, yalan söylemeyen, verilen görevi elinden geldiğince yerine getiren, kimsenin hakkına girmeyen, yağcılık yapmayan, başarılı öğrenci.
İkinci tip; birinci tipler kadar zeki olmayan fakat kurnaz, ağzı laf yapan, çevresiyle çok rahat ilişki kuran, halk tabiri ile “yedi kral ile barışan” bu sayede “arabasını dağdan aşıran”, yerine göre yalan söylemekten kaçınmayan, pek ders çalışmadığı halde çalışkanmış intibaı uyandıran, kopya sayesinde zaman zaman birinci tipten bile yüksek not alan, görev verildiğinde ne yapıp edip kaytaran ancak menfaatleneceği bir durum odluğunda da işin peşini bırakmayan sırnaşık tipler.
Üçüncü tipler; hem zeki olmayan, hem de çalışmayan, her şeyi hafife alan, işi gücü gırgır olan tipler ki, bunların öğrencilikleri uzun ömürlü olmamıştır.
Ülkenin geleceği açısından özellikle ilk iki tip çok önemli:
Eğer toplumda ahlâki ölçüler ve değerler hakimse, devlet yönetiminde liyakate ve adalete önem veriliyorsa birinci tip öğrenci hayatta daima başarılı olur ve hakkettiği yerlere gelir. Bunda da devlet ve toplum kârlı çıkar. Çünkü daima devletin ve toplumun çıkarlarını korur. Empati yapar. Kurnaz kopyacı öğrenci üst makamlara gelemez, sağlam sistem onu eler.
Aksi halde ikinci tip öğrenci daima birinci tipin üstünde olur, tabi zararını da daima toplum çeker.
Birinci tip öğrenci hayata atıldığında devlette çalışmayıp ticaret yapsa kısa sürede zengin olamaz. Çünkü yalan söyleyemeyeceği için hileli malı sağlam diye müşteriye satamaz. Hileli mal üretemez. Yaptığı binalar üç günde dökülmez. Fırsatçılık yapamaz. Hakkı olan kâr payının üzerine çıkamaz.
İkinci tip her türlü fırıldağı çevirir, kısa sürede zengin olur.
Birinci tipler bizim toplumumuzda ve benzer toplumlarda siyasete girse çok başarılı olamaz. Çünkü yalan söyleyemez, yapamayacağı işin sözünü vermez. Halk tabiriyle vaatlerini sigara paketi üzerine yazmaz.
İkinci tipler toplumu çok rahat kandırırlar. Çünkü yalan söylerken hiç dilini ısırmazlar. Kulis yapmasını, entrika çevirmesini ve dürüst insanlara iftira atmasını çok iyi becerirler
Öyleyse eğitimde en önemli ölçülerin başında bilginin yanında sağlam karakterli, çalışkan insan tipi yetiştirmek olmalıdır.
Biat eden değil, sorgulayan insan
Toplum içine çıkıp sohbete katıldığınızda, büyük çoğunluğun değişik şeylerden şikâyet ettiklerine şahit olursunuz. Halbuki insanlığın nihai amacının huzurlu, mutlu ve erdemli bir toplum, bunları sağlayacak adil bir yönetim şeklinin oluşturulmasıdır. Bu saydıklarımızın oluşması ancak ahlâklı bir toplumla olur. Ahlâklı bir toplum inşasının en önemli unsuru ise sorgulama ve eleştiri kültürünün topluma yerleşmesinden geçer.
Din derslerinde iman konusu anlatılırken imanın İcmali iman ve Tafsili iman diye ikiye ayrıldığını okumuştuk. İcmali imanın inanılacak şeylere toptan inanmak olduğunu ve İslam’a girmek için yeterli olduğunu, ancak asıl imanın Tafsili iman olduğunu, inanılacak şeylerin ayrıntılarıyla, nedenleri ve niçinleri ile öğrenmek ve inanmak olduğunu öğrenmiştik.
İmanda bile önemli olan Tafsili iman ise; doğruyu ve iyiyi bulmak için eleştirel bakışın olması şarttır. Çünkü ‘hikmet’in de ‘bilim’in de amacı doğru olanı bulmak, iyi olanı yapmaktır. Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde de doğru olanı öğrenmemiz ve iyi olanı yapmamız emredilmektedir.
Bir bilginin, bir iddianın, bir fikrin doğru ve iyi olup olmadığı ancak sorgulayıp eleştiriden geçirilerek anlaşılır.
Maalesef bizim toplumumuzda sorgulama ve eleştiri kültürü yerleşmemiş. Eleştiri denildiğinde kavga ve karşımızdakini alt etme olarak anlıyoruz. Oysa doğru bir sorgulama ve eleştiride insanın aklı ve vicdanı Allah’tan başka her şeyden özgür olmalıdır. Böyle bir sorgulama ve eleştiriden de kimse gocunmamalıdır. Çeşitli rivayetlerde Peygamberimizi bile zaman zaman eleştirenlerin çıktığı ve orada bulunan sahabenin eleştiren kişiyi susturmaya kalktığı, ancak peygamberin sahabeye engel olduğu, eleştiren kişinin fikrini rahatlıkla söylemesine müsaade ettiği anlatılır. Ne yazık ki peygamberin müsaade ettiği eleştiri kültürü, düşünce ve ifade özgürlüğü günümüz toplumunda yok. Dini tebliğ ettiğini söyleyen cemaat ve tarikatlarda bu eleştiri kültüründen eser yok.
Bilimde bile mutlak gerçek yok. Yeni buluşlar dün söylenenin yanlış veya yetersiz olduğunu ortaya koyuyor. Öyleyse bir fikri, bir düşünceyi bir olayı, bir haberi kim söylemiş olursa olsun doğruluğu sorgulanmalı, eleştiri süzgecinden geçirilmeli.
Ülkemizde birtakım cemaat temsilcileri, tarikat temsilcileri aklın kabul etmeyeceği laflar ediyor ve toplumda iman derecesinde inanan ve bu konuşanlara biat eden kitleler var. Bu söylenenin Kur’an’da karşılığı var mı diye sorgulama yok. “Şeyhim söylediyse doğrudur” mantığı ile hareket ediyorlar. Bu” biat kültürü ”dür.
Aynı şekilde siyasetçilerin bir dediği bir dediğine tutmuyor. Dün dediğini bu gün yok sayacak konuşma yapıyor, aynı kitleler her iki sözü de alkışlıyorlar. Taraftarlarına bu tutumun yanlışlığını söylediğinizde; “Öyle dediyse vardır bir hikmeti. Lider ne zamandır sorgulanır odu? Sen liderden daha mı iyi bileceksin?” gibi tepkilerle karşılaşıyorsunuz. Bu da siyasi bidat kültürü.
Bu tutum toplumlarda sorgulama ve eleştiri zihniyetini öldürmüş, dini veya siyasi taassubu hakim kılmıştır.
Eğitimin ikinci amacı; aklı tanrılaştırmadan, o an için doğru gibi duran bilimsel verilerin de yanlış olabileceği ihtimali var mıdır sorusunu sorarak ve araştırarak, iyiyi ve doğruyu bilimsel yolla bulma bilincinin yetiştirdiği insanlarda yerleşmesine çalışmak olmalıdır.
