Ev 8. Sayı Hangisi Zor: Gitmek mi Dönmek mi?

Hangisi Zor: Gitmek mi Dönmek mi?

Tarafından Muharrem YAKIN

Yemen Ah Yemen (*), merhum Mehmet Niyazi Özdemir’in Osmanlı Yemen’inin son yıllarını ele aldığı belgesel niteliğindeki tarihi romanı. Yemen Ah Yemen, ne acılar çektiğimizin; kan, can ve gözyaşının bedelinin masa başında nasıl heder edildiğinin romanı. Tarihini, acılarını ve destansı duruşunu unutan milletlerin yeni acılar yaşaması ya da tarih olması mukadderdir. Gidişi ayrı bir acı, dönüşü ayrı bir acı olan Yemen’in bilinmesi, Müslüman Türk Milletinin evlatlarının belleğine silinmez bir kavilikle nakşedilmesi elzemdir. Büyük emek mahsulü bu değerli çalışmanın Türk Devleti ya da hamiyetperver iş, kültür ve sanat çevrelerince filme aktarılması; şehitlerimiz, gazilerimiz ve onların evlatları için yerine getirilmesi gereken bir kadirşinaslık görevi olacaktır.

On-oniki yıl sadece düşmanla değil yokluk, zorlu doğa şartları, ihanetler ve lojistik destek yoksunluğu ile de savaşan çilekeş Anadolu çocuklarının dönüşü de bir ayrı acı olmuştur. Merhum Özdemir’in kitabından üç acıklı dönüş hikâyesini sizlerle paylaşmak istiyoruz. Bu sayıda onlardan birini paylaşıyoruz; Ev Sahibi Burada Değil.

Bu vesile ile bütün şehitlerimize, geçmişlerimize ve kitabın yazarına Kadir Mevla’dan rahmetler niyaz ediyoruz. Gayretimizin ana dinamiği, onların emanetine sahip çıkmaktır. Allah, bu gayrete zeval vermesin.

EV SAHİBİ BURADA DEĞİL 

            “Yeni esirler geliyor, kamp gittikçe büyüyordu. Camiye gidip gelirlerken, kantinin çevresinde veya mutfak yolunda esirler “Yozgatlı var mı? İzmirli var mı?” diye birbirlerine bağırıyorlardı. Bazen iki hemşehri buluşuyor, yıllar sonra karşılaşmış eski dostlar misali kısa sürede kaynaşıyorlardı. Fakat Adil ile Avni kendilerine ait bir dünya kurmuşlardı; yeni gelenlerle pek ilgilenmiyorlardı.

“Yatsı namazından çıktıklarında sanki yıldızlar gökyüzünün derinliklerine çekilmiş, dünya garip bir şekilde ıssızlaşmıştı. Avni ile yan yana yürüyen Adil’in koltuk değneklerinin tıkırtısı gecenin sessizliğinde biraz daha yaygınlaşıyordu. Yolu yarı ettikleri sırada kulaklarına bir ses çarptı.

-Konyalı var mı? Konyalı?

Bir barakanın kenarında, sandalyeye oturmuş bir adam bağırıyordu. Adil’e ses tanıdık gibi geldi; ama üzerinde durmadı. Çünkü yıllardan beri beraber olduğu Avni, rüştiyedeki bir öğretmenine dair bugüne kadar hiç söz etmediği ilgi çekici bir olay anlatıyordu.

Ertesi gün öğleyin camiye giderlerken, aynı yerde iki gözü kör bir adam oturuyordu; aralarındaki mesafe epeyce uzaktı; Adil “Herhalde akşam bağıran buydu.” diye zihninden geçirdi. Ezan okunalı epeyce olmuştu; farzı kaçırmamalıydılar. Kendisi de Konyalıydı; Kadınhanı’nın bağlı olduğu Konya bir Avrupa ülkesi kadar büyüktü; kim bilir neresindendi?

Üç gün sonra yine yatsı namazından çıkan Avni ile Adil koğuşlarına doğru yürüyorlardı. Maviliğin derinliklerine avuç avuç serpilmiş yıldızlar yanıyordu. Gökyüzündeki bu canlılık insanı etkiliyor; damarlarına yaşama şevki şırınga ediyordu. Adil’in koltuk değnekleri takırdarken Avni İzmir’den ilk tatilde eve gelince, annesinin onu nasıl karşıladığını erkeklere taş çıkartan bir kadın da olsa, ana yüreğinin başka olduğunu anlatıyordu. Tam o barakanın önünden geçerlerken aynı adam yine bağırmaya başladı.

-Konyalı var mı? Konyalı?

Bu ses Adil’e tekrar tanıdık gibi geldi; Avni’ye döndü.

-Şunun yanına gidelim; bakalım Konya’nın neresindenmiş?

İki gözü kör adam kendisine doğru yaklaşıldığını hissedince, sesini yükseltti.

-Konyalı var mı? Konyalı?

Adil cevap verdi.

-Ben Konyalıyım.

Dikkat kesilen körün kaşları çatıldı.

-Neresindensin?

-Kadınhanılıyım.

-İçinden misin?

-İçindenim.

Körün gözü alabora oldu; bütün vücudunu bir heyecan dalgası sardı; yerinden kalktı; kollarını açtı; ağzından bir hayret çığlığı fışkırdı.

-Adil misin? Adil misin?

Cereyana kapılmışçasına titreyen Adil’in yüreği göğsünden fırlayıp çıkacaktı.

-Sen, Hüseyin ağabey, sen misin?

Telaşlanan Hüseyin ne yapacağını şaşırdı.

-Evet benim, Kadınhanılı Harunoğlu Hüseyin’im.

Ağlaşarak birbirlerine sarılırlarken Avni de gözlerini siliyordu. Heyecanla göğsü kalkıp inen Adil sabırsızlıkla sordu.

-Ne oldu?  Ne oldu gözlerine?

Acele acele konuşan Hüseyin bir anada bütün yaşadıklarını anlatmak ister gibiydi.-İngilizler Sina Çölü’nde hardal gazı kullandılar; bütün taburun gözleri kör oldu. Buna da şükür; bu iki günlük dünyada seninle bir daha buluştum ya. Değneklisin, ayağına bir şey mi oldu?

-Bir top mermisi sağ ayağımı alıp götürdü; Allah’a şükür iyiyim.

-Kendini üzme; canın sağ ya! Anam nasıl, iyi mi? Mektup aldın mı? Gözlerim kör olunca esir düştük; o kamptan o kampa sevk edildik; bir türlü mektup yazdırıp, adresimi bildiremedim.

Adil de uzun zamandan beri mektup almamıştı; ama ağabeyini rahatlatmak istiyordu.

-Bir süre önce mektup aldım, iyiymiş, bizlerden başka hiçbir kederi yokmuş.

Yüzünde dolaşan sevinç durulur gibi oldu.

-Eh dile kolay, evden tam on yıl onbir ay önce çıktım. Seninki de dokuz yılı geçti değil mi?

-Evet bir ay yirmi bir gün geçti.

Bu buluşmadan sonra üçü gün boyunca hemen hemen beraberdiler. Ağaç altlarında, baraka kapılarında yüzlerce körün bulunması, ağabeyinin acıklı halinden derin üzüntü duyan Adil’i teselli ediyordu. Kampta biri kör, diğeri topal iki kardeş dolaşırken görenlerin yüreği burkuluyordu. Koğuşları farklı olduğundan yemeklerde, bir de yatarken birbirlerinden ayrılıyorlardı. Adil ağabeyinin çamaşırlarını yıkıyor, bütün hizmetlerini yapıyordu.

Onları en çok esirlerin mübadelesine dair çıkan şayialar ilgilendiriyor, sevinmelerine sebep oluyordu. Sık sık söylenti çıkıyor, hepsi de sonuçsuz kalıyordu; ama onlar yenilerine inanmaya devam ediyorlardı, her çaresiz gibi ümit icat etmekten yılmıyorlardı.

Bir gün ümitleri gerçek oldu; bir sabah koğuşları dolaşan kamp yetkilileri şunları söylediler:

-Düzenli bir şekilde depoya gidecek, üzerinizdekileri bırakıp, eski elbiselerinizi giyeceksiniz. Önce Kahire’ye, sonra İskenderiye’ye, oradan da vapurla memleketinize gideceksiniz.

***

Günlerce süren vapur yolculuğuyla İzmir’e geldiler. Pek çoklarıyla beraber Avni, Adil, Hüseyin de burada indiler. Her baktıkları yerde Yunan askeri görüyorlardı; iskelede yollarda sıkı kontrole tabi tutuluyor, esirlik belgelerini göstererek geçiyorlardı. Avni’den ayrılmaları gerçekten zor oldu; çünkü asker arkadaşlığı hiçbir yakınlığa benzemezdi; uzun yıllar süren yolculuk, açlık, tehlike onları gurbetin mengenesinde birbirlerine perçinlemişti; vedalaşmaları bir yüreğin ikiye bölünmesi gibi oldu.

Hüseyin, Adil’in kolunu hiç bırakmıyordu; tren istasyonuna geldiler; Kadınhanı’ndan geçecek trene bindiler. Vagonlarda ana baba günü yaşanıyordu; kompartımanlar, koridorlar, tuvaletin önleri esaretten dönen, bir uzvunu kaybetmiş, bir deri, bir kemik kalmış, sefil insanlarla tıklım tıklım doluydu. Adil ile Hüseyin, koridorun bir kenarında yer bulup oturdular; acı bir düdük sesiyle tıkırtı başladı; herkes gibi onlar da uykuya dalıp dalıp çıkıyorlardı.

Kadınhanı istasyonunda indiler; ellerinde bavul, eşya, hiçbir şey yoktu; üzerlerinde parça parça olmuş, yırtık yerlerinden dizleri, baldırları dışarı fırlayan, kirden tanınmaz hale gelmiş asker elbiseleri, ayaklarında delik deşik olmuş çarıklar vardı.

Tatlı bir güneşin altında Kadınhanı seslerden, canlılıktan arınmış, sanki kabuğuna çekilmişti. Her yerde bir fanilik göze çarpıyor, belli belirsiz bir rüzgar yaprakları okşuyor, kimisini düşürüyordu. Mahallelerden geçip eve doğru giderlerken tozlu kaldırımlarda Adil kolundaki ağabeyi Hüseyin’in bir taşa, bir ağaca çarpmamasına dikkat ederek koltuk değneklerini ileriye atıyor, bir tıkırtıyla yol alıyorlardı.

Bahçeye girdiklerinde, anneleri samanlığın merdivenlerine oturmuş ekim ayının ikindi güneşinde yün eğiriyordu. Pis partallar içinde bir körün, bir topalın avludan içeriye girdiklerini görünce, onları dilenci zannederek seslendi.

-Ev sahibi burada değil.

Adil görünce onu tanımış, Hüseyin de sesini teşhis etmişti. Adil ona bakıyordu; siyah başörtüsünün sarmaladığı yüzünün çizgileri derinleşmiş, yanakları çökmüş, ağzında diş kalmamıştı. Üzerindeki entariyi de tanıdı; üç entarisinden biriydi; solmuş, iyice renk değiştirmişti. Ona doğru yürüyorlardı. Sesini yükseltti, sinirlendiğini de açıkça belli ediyordu.

-Ne arsız adamlarsınız! “Ev sahibi yok “diyorum, anlamıyor musunuz? Başka kapıya gidin. Bıktım sizlerden.

Hüseyin kendini tutamadı; kör gözlerinden iri yaşlar fırlarken bulanık sesi zehirli bir ok gibi annesinin yüreğine saplandı.

-Ana biz dilenci değiliz!

Anneleri yerinden fırladı; yüzünde çılgın bir kıyamet koptu. Yüreğinden gelen sesi de acı ve merhamet yüklüydü.

-Ne!… Hüseyin, Adil!… Hüseyin, Adil!…

Kucaklaştılar, anneleri onların yüzünü, kör gözlerini öpüyor, feryat figanla dökülen gözyaşları birbirine karışıyordu.” (Sayfa 374, 375, 376, 377, 378, 379)

(*) Yemen! Ah Yemen, Mehmed Niyazi, Ötüken, 16. Basım, İstanbul-Nisan 2013.

 

 

You may also like

Yorum Bırakın

Hakkımızda

İlimle, hikmetle, akılla, tarihten ders alarak ve tüm insanlığı Uyanışa davet ediyoruz.
UYANIŞ, asırlardır darbelenen inleyen milletin derdine dil olmak için yola çıkan millet evlatlarının sesidir.

Are you sure want to unlock this post?
Unlock left : 0
Are you sure want to cancel subscription?
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00