Ev 14. Sayı İkinci Gazze Lübnan

İkinci Gazze Lübnan

Tarafından Ali Kamil YILDIRIM

 

Bu Yüzyılın dünyasını Kaos ve savaşa sürükleyen üç olayı sıralamak gerekirse birincisinin 11 Eylül 2001 ABD İkiz kulelerine yapılan saldırı, ikincisi Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimi, üçüncüsü ise 7 Ekim 2023’te Hamas saldırısı

“Savaşı ancak ne zaman savaşılıp ne zaman savaşılmayacağını bilen kazanır. O zaman düşmanın hazır olmadığı zamandır” Çinli stratejist Sun Tzu 

 

İsrail için 7 Ekim’deki Hamas eylemi, aynen ABD’nin 11 Eylül’ü gibi oldu. İsrail de, bekasının tehlikede olduğunu iddia ederek ve terörle mücadele eden bir mağduru oynayarak, tıpkı ABD gibi Ortadoğu’nun “Ali Kıran baş keseni” rolüne soyundu, soykırıma ve işgallere başladı. Üstelik İsrail’in bu mağduriyetini (!) meşru gören ABD ve AB onun yanında yer alarak, adaletsizliğin ve yüzsüzlüğün adresi oldular.

İsrail; ABD ve Batının yardımıyla kendisine karşı olması muhtemel Arap dayanışmasını bertaraf etmiş ve ayrıca Ortadoğu’da düşmanını, yani İran ve onun vekil güçlerini, “teke” indirmiştir. Vekil güçler ki, Arap dünyası da dâhil olmak üzere, dünyanın çoğunluğu onları terörist olarak tanımlamaktadır.

Sonuçta İsrail; önce 7 Ekim 2023 Hamas eylemiyle, sonra da Lübnan Hizbullah’ının Gazze’yle dayanışma misillemeleriyle terör mağdurunu oynayarak; önce Gazze’yi tahrip etmiş ve şimdi de Lübnan’da “İkinci Gazze” eylemi başlatmıştır.

Çinli stratejist Sun Tzu; “Savaşı, ancak ne zaman savaşılıp ne zaman savaşılmayacağını bilen kazanır. Ve o zaman, düşmanın hazır olmadığı zamandır” demektedir. İşte İsrail düşmanının hazır olmadığı, kendisinin de hazır olduğu zamanı yakalamış ve Vadedilmiş Topraklara giden yollara taş döşemeye başlamıştır.

  1. Yüzyıl Dünyasının Kaotik Fay Hatları

Bu yüzyılın dünyasını Kaos ve savaşa sürükleyen üç olayı sıralamak gerekirse; birincisinin 11 Eylül 2001 yılında ABD’de İkiz Kulelere yapılan saldırı, ikincisi Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimi, üçüncüsü ise 7 Ekim 2023’te Hamas saldırısı olduğunu söyleyebiliriz.

Birincisinde; ABD, düzmece olduğu artık bilinen 11 Eylül saldırısı bahanesiyle BOP sürecini başlattı. 2001’de Afganistan’a girdi ve yirmi yıl sonra geride istikrarsız bir ülke bırakarak Afganistan’dan çıktı. 2003’te Irak’a girdi, liderini öldürdü ve bu ülkeyi üçe parçaladı. 2011’de Libya’ya savaş açtı, bu ülkenin liderini de öldürttü ve ülkeyi ikiye parçaladı. ABD; BOP sürecini müttefikleri ile birlikte Suriye’ye taşıdı ve kendi yarattığı Truva Atı (DEAŞ) bahanesiyle 2014’te Suriye’ye müdahale etti ve bu ülkeyi de üçe parçalanma yolunu açtı.

İkincisinde; ABD, kışkırtarak Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimini tetiklemiştir. NATO müttefiklerinin çekincelerine rağmen 2008’den itibaren ABD ısrarı ile Ukrayna’nın NATO üyelik yolu açık tutulmuş ve süreç ısrarla gündemde tutulmuştur. Nitekim ABD kışkırtması ve milliyetçi duygularıyla harekete geçen Rusya, Ukrayna’yı işgal girişimini başlatmış ve ancak adeta bataklığa saplanmıştır.

ABD ve Batı sağladığı desteklerle Ukrayna’nın feda edilmesi pahasına savaşı uzatarak Rusya çökertilmek istenmektedir. Özetle olayın özünde kışkırtma ve uzayan bir savaşla yıpratma stratejisi yatmaktadır.

Üçüncünde; İsrail, 7 Ekim Hamas baskınını bahane ederek Ortadoğu’yu ateşe vermeye başlamış, terörle mücadele bahanesiyle süper güçlerin desteğine mazhar olmuştur. İsrail, önce Gazze’yi çökertip ilhak etmeyi, Batı Şeria’daki Filistin üzerinde tam hâkimiyet kurmayı, Hizbullah bahanesiyle Güney Lübnan’ı işgal etmeyi, aynı bahanelerle Suriye’de operasyonlar yaparak Golan üzerinden ilerlemeyi ve İran’ı kışkırtarak bu ülkenin petrol rafinerilerini ve nükleer tesislerin yok etmeyi hedeflemektedir.

İsrail’in hukuki ve ahlaki sınır tanımadan fütursuzca hareket için elini serbest bırakan iki önemli faktör bulunmaktadır. Birincisi 11 Eylül gibi bir bahane gerekliydi ve 7 Ekim Hamas baskını İsrail’e bu imkânı verdi. Hamas ne düşünüyordu bilinmez, ama eylemlerinden İsrail’in habersiz olduğunu düşünmek ancak saflıkla izah edilebilir.

İkincisi ise bu ülkeye ABD ve AB’nin sınırsız desteğidir. Aslında burada İsrail’in “terör tehdidine karşı nefsi müdafaa yapan bir ülke görünümü” ile iyi hesaplanmış bir strateji izlediğini görüyoruz. Zira uluslararası kamuoyunun büyük bir kısmı Hamas ve Hizbullahı terör örgütü olarak görmektedirler ve İsrail bunlara karşı savaş veriyormuş gibi adım adım yayılmasını genişletmektedir.

İsrail’in Terör eylemleri

İsrail ve ABD, liderleri öldürmekle işe başlamıştır. Önce ABD, tüm Ortadoğu Şii direniş yapılanması olan Kudüs Kuvvetleri Komutanı Kasım Süleymani’yi öldürmüştür. Sonrasında İsrail Suriye Hizbullah Kuvvetleri Komutanları iki generali ve yedi askeri personeli İran’ın Şam Konsolosluğuna saldırı ile, Hamas Lideri Haniye’yi İran’da terör eylemi ile ve son olarak Lübnan Hizbullah Lideri Nasrallah’ı ve önemli lider kadrosunu öldürmüştür.

İsrail bununla yetinmeyerek Lübnan Hizbullah’ının tüm yönetici kadrolarını suikastla öldürme planı yapmış ve bunda da başarılı olmuştur. İstihbarat ağı sayesinde tedarikinden itibaren patlayıcı ile tuzakladığı çağrı cihazları ve telsizleri, uzaktan sinyallerle patlatarak kullanıcıların çoğunu öldürmüştür.

Tüm dünyada, biraz da hayranlık uyandıran bu saldırı “siber saldırı” olarak adlandırılmış olmakla beraber aslında düpedüz “istihbarat” ve “terörist eylem” olarak isimlendirilmesi daha doğru olacaktır. Peki, İsrail bu denli istihbarat gücünü ve siber saldırı gücünü neden Hamas’a karşı kullanmamaktadır? Yoksa Hamas eyleminin devamını mı istemektedir?

Hizbullah Lideri Nasrallah’ın Öldürülmesinin Etkileri

İsrail; Lübnan’da, birinci ve ikinci derece Hizbullah liderlerini öldürmekle yetinmeyecektir. İsrail bu fırsatı Hizbullah’ın liderlik, lojistik ve altyapı dâhil saldırı yeteneğini yok etmek için kullanacaktır. Yani Lübnan’da hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Hizbullah geride kalan düşük seviyeli liderlikle birlikte yeni eylem türleri geliştirecektir. Bu tür eylemlerin başında tünel kazma, rehin alma gibi terör eylemleri akla gelmektedir. Bu tür eylemler uluslararası kamuoyunda Hizbullah üzerindeki “terörist” damgasını daimi hale getirecektir.

İran, hayati bir yol ayırımı ile karşı karşıyadır. Bir yandan “Şii Direniş Ekseni” zayıflamakta olan İran, diğer yandan Hizbullah ile arasına mesafe koymak, İsrail’e cevap vermek ve İran-İsrail savaşını önlemek seçenekleri arasında zorlanacaktır. İran, Hamas lideri Haniye’nin kendi ülkesinde öldürülmesi üzerine (maalesef önceden haberli olarak) İsrail’e üç yüz füze atmış, adeta savaş çıkmasını önlemişti. Bu yönüyle başarılı da oldu.

Ancak Lübnan’daki Hizbullah lideri ve kadrosunun neredeyse büyük bir bölümünün katledilmesi üzerine, önceden haber vermeksizin İsrail’e iki yüz civarı füze ile daha sert cevap vermiştir. İran’ın bu son operasyonu İsrail’e aradığı “altın fırsatı” vermiştir ve İran’a istediği cevabı vermek üzere İsrail’in eli serbest kalmıştır.

İsrail’in cevabı İran’ı savaşa çekmek pahasına hava harekâtı ile nükleer tesislere veya petrol tesislerine saldırı olabilir. İsrail’in öncelikli hedefi İran’ı nükleer silahsız bir ülkeye dönüştürmektir. Kimi hesaplara göre İran’ın 2025’te nükleer silaha kavuşması ihtimalini İsrail “beka” sorunu olarak görmektedir.

Petrol tesislerine saldırı ise tüm dünya ekonomilerini etkiler. Çünkü İran petrol kaynakları yönüyle dünya üçüncüsüdür. İsrail’in İran’a yönelik bir diğer eylemi ise liderliğe yönelik suikast tipi terörist bir eylem olabilir. Böylesi bir eylem, İsrail’in yapmadığı bir eylem değil. Diğer yandan İsrail’in yanında yer alan küresel güçler aslında İsrail’in İran’a yönelik bir operasyonu örtülü olarak destekleyecektir. Ancak böylesi bir operasyonun Kasım ayı ABD seçimleri öncesinde yapılması düşük ihtimal gibi görülmektedir.

ABD, 1983 yılında Lübnan’da gerçekleşen intihar saldırısıyla kaybettiği iki yüz kırk bir askerin intikamının alındığını düşünüyor olabilir. Daha önemlisi Lübnan’da Hizbullah’ın çökertilmesi sonrası ABD, bu ülkeyi yeniden inşa sürecini üstlenerek itibar bile kazanabilir. Zira Hizbullah muhalifi olan Lübnan siyaseti, tüm ülke üzerinde egemenliğini tesisi edebilmesi için açıkça dış desteğe muhtaç olduğu aşikârdır. Bu alanda başrol oyuncuları ABD ve Fransa olabilir.

Diğer yandan bu yeni süreç her durumda İsrail’in yanında yer alan ABD’nin aslında Ortadoğu’da elini güçlendirmektedir. ABD açık İsrail tehdidine karşı İran’ı nükleer program konusunda daha tavizkar bir anlaşmaya zorlayabilir.

Gazze’de, Hamas bugüne kadar devam eden Hizbullah desteğini önemli ölçüde kaybedecektir. Bu durumda Hamas liderliğinin ateşkes ve savaşa devam arasında seçim yapması gerekecektir. Ancak desteği azalan Hamas’ın elindeki rehineleri kolay teslim etmemesi ve direnişi sertleştirmesi beklenebilir. Elbette direniş devem ettikçe İsrail’in Filistinlilere yönelik zulmü ve katliamı da o ölçüde artacaktır.

Suriye, 2011 yılından beri ülkesi içinde Hizbullah’ın örgütlenmesine izin verdi. İsrail’in Suriye üzerinde son sekiz yıldır yaptığı hava saldırılarının tümü Hizbullah’a yönelikti. İsrail’in Lübnan ile birlikte Suriye’deki Hizbullah bahanesiyle bu ülkeye saldırılarını artırması sürpriz olmayacaktır. Bu nedenle Suriye, Hizbullah ile arasında mesafe koymak isteyecektir. Ancak bu bağlamda Suriye’nin en önemli çıkmazı Lübnan Hizbullah’ının Suriye’ye geçmesi olacaktır. Görünen odur ki sırada Suriye var.

Türkiye’ye Etkileri

İsrail’in Lübnan’a müdahalesi, taşkın sular misali bölgesel savaş riskini artıran bir yayılma temayülüne girmesi pek muhtemeldir. Bu bağlamda Türkiye, hamasi söylemlerden uzak olarak önceliklerini somutlaştırmak zorundadır. Türkiye’nin Ortadoğu coğrafyasında üç önemli güvenlik önceliği vardır.

Birincisi, komşumuz Suriye kuzeyinde ABD-İsrail destekli PKK/PYD yapısının devletleşmesidir. Bu sürecin Kuzey Irak ile birleşmesi sonucu Türkiye’nin bütünlüğüne hayati tehdit teşkil edecektir. Zira kırk yıldır devam eden terör belasının da hedefi budur.

İkincisi, sınırımızın hemen güneyindeki İdlip bölgesidir. Bu bölge İkinci Afganistan olmaya adaydır ve Türkiye için her yönüyle tehdittir.

Üçüncüsü, göçmen sorunudur. Kayıtlı ve kayıtsız göçmenlerin Türkiye’de kalıcılığı, hem dış destekli terör tehdidini artırmakta hem de orta uzun vadede demografik risklerle mücadele etmek zorunda kalacağız.

Böylesi devasa sorunlar önümüzdeyken, İsrail’in Arzı Mevut hezeyanını yakın tehdit olarak ilan etmek akıllı bir yaklaşım olamaz. Şükürler olsun ki son MGK bildirisinde devlet aklı hâkim olmuş ve bu söylemler tekrar edilmemiştir.

Türkiye bir taraftan ekonomi, hukuk ve siyaset bağlamında iç cephesini kuvvetlendirirken, diğer yandan söz konusu öncelikli tehdit ve risklere odaklanmak zorundadır.

Teğmenlerin meşru eylemlerinden bir “Gezi” senaryosu yaratmak, ya da Anayasa değişikliği tartışmalarını dayatmakla iç cephe kuvvetlenmeyecektir. Her üç tehdide yönelik strateji geliştirilirken, İsrail tehdidini yakından yaşayan Suriye ile akılcı işbirliği ortamı geliştirilebilir. Kaldı ki İsrail saldıracaksa doğrudan saldırı değil, yukarıda andığımız riskler üzerinden örtülü olarak saldıracaktır.

 

 Türkiye’nin Ortadoğu coğrafyasında üç önemli güvenlik önceliği vardır. Birincisi, komşumuz Suriye kuzeyinde ABD-İsrail destekli PKK/PYD yapısının devletleşmesidir. Bu sürecin Kuzey Irak ile birleşmesi sonucu Türkiye’nin bütünlüğüne hayati tehdit teşkil edecektir. Zira 40 yıldır devam eden Terör belasının da hedefi budur. İkincisi, sınırımızın hemen güneyindeki İdlip bölgesidir. Bu bölge İkinci Afganistan olmaya adaydır ve Türkiye için her yönüyle tehdittir. Üçüncüsü, göçmen sorunudur. Kayıtlı ve kayıtsız göçmenlerin Türkiye’de kalıcılığı, hem dış destekli terör tehdidini artırmakta hem de orta uzun vadede demografik risklerle mücadele etmek zorunda kalacağız.

You may also like

Yorum Bırakın

Hakkımızda

İlimle, hikmetle, akılla, tarihten ders alarak ve tüm insanlığı Uyanışa davet ediyoruz.
UYANIŞ, asırlardır darbelenen inleyen milletin derdine dil olmak için yola çıkan millet evlatlarının sesidir.

Are you sure want to unlock this post?
Unlock left : 0
Are you sure want to cancel subscription?
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00