Müminlerin yalnız ibadetlerle yetinerek kendilerini toplumdan soyutlaması, sorumluluktan kaçması, pasif bir hayatı tercih etmesi kurtuluş için yeterli değildir. Salih ameller ile hem kendisi hem toplumu hem de insanlığın ıslahı için aktif Müslüman olmak zorundadır.
Besmele, mümini hem günahlardan korur hem de yaptığı her işte Allah’ı hatırlamasını sağlar. Kulluk bilincini kuşanan bir mümin, dünyevî meşguliyetleri arasında dahi Allah’ı anmayı ve O’na kulluk etmeyi ihmal etmez. Çünkü kulluk, bir ömür boyu süren kutsal bir yolculuktur.
Her canlı gibi insanın da bir yaratılış gayesi vardır. Ve insan hayatı boyunca yaratılış gayesi doğrultusunda yaşamakla sorumludur. Bu sorumluluğun merkezinde ise Allah’a kulluk bilinci yer alır.
Allah (cc) buyuruyor:
“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, onun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfâl,8/24)
İnsanın Yaratılış Gayesi ve İbadet
İlk insandan bu yana Allah (cc), insanlara yaratılış gayelerini bildirmek için peygamberler göndermiş, Peygamberler aracılığıyla insanlara Allah’a nasıl kulluk edecekleri öğretilmiştir.
“Kur’an-ı Kerim’e bakıldığında, kulluğumuzun genel anlamda “ibadet” kelimesi ile karşılandığı görülür. İbadet, Yüce Allah’ın kudreti önünde baş eğmek, ona karşı isyan etmemek ve tam bir teslimiyetle ona boyun eğerek emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından uzak durmak suretiyle onun hoşnutluğunu kazanmak için çabalamak şeklinde tanımlanmıştır.
Buna göre kendisine duyulan saygının bir gereği olarak Allah’ın rızasını kazanmaya dönük her eylem, söz, tavır, niyet ve düşünce ibadet kapsamında değerlendirilir.”[1]
Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)
Kâinattaki tüm varlıklar, kendilerine has bir şekilde Allah’ı tesbih etmekte ve ibadetlerini yerine getirmektedirler:
“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey O’nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız. O, halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.” (İsrâ, 17/44)
“Görmedin mi ki şüphesiz, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde etmektedir.” (Hac,22/18)
İnsana diğer varlıklardan farklı olarak irade verilmiş ve ibadet edip etmemekte özgür bırakılmıştır. Ancak bu özgürlük sorumluluktan azade olmak anlamına gelmez. Mülk Sûresi’nde belirtildiği üzere:
“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk, 67/2)
Dolayısıyla insan, hayatı boyunca yaptığı tercihlerin hesabını verecektir. İradesini vahyin öğretileri doğrultusunda kullananlar ebedi alemdeki hesap gününde cennet ile mükâfatlandırılırlarken iradesini vahye muhalefet olarak kullananlar ise cehennem ile cezalandırılacaklardır.
Kulluk Bilincinin İbadetlerle İlişkisi
İnsanın Rabbine karşı kulluk vazifelerini yerine getirmesi ibadetlerle mümkündür. Gerçek bir kulluk için akil baliğ olduktan ölünceye kadar herkes kesintisiz ibadet ile mükelleftir.
“Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr, 15/99)
İbadetler, Allah’ın ve Resûlullah’ın öğrettiği şekillerde yapılmalıdır. Namaz, oruç, zekât gibi ibadetler tevkîfî niteliktedir; yani Allah nasıl emretti ve Allah Resulü nasıl uyguladıysa öyle yerine getirilebilirler.
Müminlerin yalnız ibadetlerle yetinerek kendilerini toplumdan soyutlaması, sorumluluktan kaçması, pasif bir hayatı tercih etmesi kurtuluş için yeterli değildir. Salih ameller ile hem kendisi hem toplumu hem de insanlığın ıslahı için aktif Müslüman olmak zorundadır. Vakıa Suresinde belirtildiği gibi öncü olmalıdır. Salih ameli, ibadetler ile sınırlandırmamalıdır. Salih amel kavramı içine giren insanlığın ve toplumun yararına olan faaliyetlerde bulunmalı, bu uğurda yapılan çalışmalara da destek olmalıdır. Allah (cc), kurtuluşa erenleri tanımlarken şöyle buyurmuştur.
“Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir).” (Asr, 103/1-3)
Rabbimiz hüsranda olmayan insanları haber verirken imandan sonra salih ameli, hakkı ve sabrı tavsiye etmek gerektiğini bildirmiştir. Gerçek kulluk için ibadetler ile birlikte salih ameller birbirini tamamlamalıdır.
Kulluk Bilincinde Süreklilik
Kulluk bilinci, hayatın her alanında kendini göstermelidir. Allah’a kullukta süreklilik ve sabır esastır. Allah (cc) buyuruyor:
“(Allah) göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir. Şu halde O’na ibadet et ve O’na ibadet etmede sabırlı ol. Hiç, O’nun adını taşıyan bir başkasını biliyor musun?” (Meryem, 19/65)
“De ki: “Şüphesiz bana, dini Allah’a has kılarak O’na ibadet etmem emredildi.” (Zümer, 39/11)
“Halbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.” (Beyyine, 98/5)
Allah’a kulluk bilincine tam sahip olanlar, kulluğun gereklerini yerine getirme hususunda ihmalkâr davranamazlar. Kulluğun göstergesi ibadetleri terk edemezler. Müslümanın ticareti, alışverişi, dünyevî meşguliyetleri onu Allah’ı anmaktan ve ibadetlerden alıkoymamalıdır:
“Onlar ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır.” (Nûr, 24/36)
Aksi hâlde, kişiler bir şekilde Allah’ı zikretmekten imtina ederlerse, büyük bir ziyana uğrayacakları bildirilmiştir:
“Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi, Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Her kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Münafikûn, 63/9)
İman ettiği halde ibadetlerin yerine getirilmesinde gereken hassasiyetin gösterilmemesi, ihmalkâr bir tavır sergilenmesi, kişilerde kulluk bilincinin yeterince yerleşmemesinden kaynaklanır.
Kulluk Bilincinde Takva ve Güzel Ahlâk
Kulluk bilinci, sadece ibadetlerle sınırlı değildir. Takva ve güzel ahlâk da bu bilincin önemli unsurlarıdır.
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öylece sakının ve siz ancak müslümanlar olarak ölün.” (Al-i İmran 3/102)
“Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa ona Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir.” (Talak 65/2)
Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Nerede olursan ol, Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde ol! Kötülüğün peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. İnsanlara da güzel ahlâka uygun biçimde davran!” (T1987 Tirmizî, Birr, 55)
“Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” (M6543 Müslim, Birr, 34)
Allah Resûlü”ne (sav) insanların cennete girmesine en çok vesile olan amelin ne olduğu soruldu. Resûlullah, Allah’tan sakınmak ve güzel ahlâk buyurdu. (T2004 Tirmizî, Birr, 62)
Kulluk bilinci, insanın hayatını anlamlı kılan temel bir unsurdur. İman etmek, ibadet etmek, salih amellerde bulunmak, takva sahibi olmak ve güzel ahlâkla yaşamak, bu bilincin hayattaki yansımalarıdır. Gerçek kulluk, kişinin Rabbine olan bağlılığını hayatının her anında göstermesiyle ortaya çıkar.
Mümin, işine “Bismillahirrahmanirrahim” (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla) diyerek başlar. Allah’ın adıyla dedikten sonra hangi işe niyetlendiğini ve yapacağını söyleyerek de besmeleyi tamamlar. “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla dükkanımı açıyorum, yemeğimi yiyorum, yazıyorum, okuyorum…” diyerek faaliyette bulunur. Bu şekilde yapılan her eylem, besmeleyle birlikte bir ibadete dönüşür. Besmelenin kazandırdığı kulluk bilinci ile hareket eden kişi, yaptığı işi sadece dünya için değil, Allah’ın rızasını kazanmak için yapar.
Besmele, mümini hem günahlardan korur hem de yaptığı her işte Allah’ı hatırlamasını sağlar. Kulluk bilincini kuşanan bir mümin, dünyevî meşguliyetleri arasında dahi Allah’ı anmayı ve O’na kulluk etmeyi ihmal etmez. Çünkü kulluk, bir ömür boyu süren kutsal bir yolculuktur.
Kur’ân-ı Kerîm, sahâbîlere ve onların şahsında bütün müminlere Allah’a karşı tam bir saygı ve teslimiyet içerisinde kulluk etme yükümlülüğünü şu ifadelerle hatırlatmıştır: “İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadid, 57/16)
[1] Prof. Dr. Ahmet Yaman, Müslüman ve Din, S.70
