1960’larda ülkelerde küreselleşmenin misyonerleri yoktu, ama sivil toplum örgütleri vardı. Normalde sivil toplum örgütleri, temsil ettikleri toplum kesiminin ekonomik ve demokratik haklarını korumak için mücadele eder. Ama ülkemizdeki hemen hemen bütün sivil toplum örgütleri neredeyse Amerikan emperyalizmine karşı mücadele ediyorlar.
1990’lı yıllara gelince ‘Yeni Dünya Düzeni’ diye bir kavram ortaya atıldı. İşte bundan sonra ne olduysa oldu. Küreselleşme misyonerleri ortaya çıkmaya başladı. 6. Filo eylemlerine bile katılmış devrimci ve solculardan tutunda, şeriat isteyen dernekler, vakıflar ve sendikalar bile bu işe bulaştı. İşin ilginç yanı küreselleşmenin misyonerliğinde, Dünya çapında ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeylerde ve akla gelebilecek hemen her alanda faaliyet gösteren “Hükümet dışı Kuruluşlar) (NGO) rol oynamaya başladı. Yani işin sağı ve solu kalmadı.
Son on yıllık dönemde Yeni Dünya Düzeni için küreselleşme misyonerleri o kadar çoğaldı ki sormayın. Düzeni kurmak için emperyalist silahların yanında misyonerlik de bir o kadar tercih sebebi oluverdi. Misyoner örgütleri, küreselleşme için hedef seçilen kriz bölgelerinde değişik isimlerle ve değişik faaliyetler biçiminde kurulup, gelişti ve güçlendiler.
Emperyalistler, küreselleşme misyonerlerini (NGO) geliştirirken geçmiş örgütsel deneyimlerden yararlandılar. Bunda da başvurdukları örgüt Barış Gönüllüleri olmuştur. İnsan hakları ve demokrasi” adına faaliyet gösterdiklerini söyleyen NGO’ların dünyada cirit atmadığı ülke yoktur.
Türkiye, Demokrat Parti iktidarıyla birlikte Küçük Amerika sürecine sokuldu. Ülkemiz Amerikan gönüllüleri (Barış Gönüllüleri) ile tanıştı. O kadar ki bunlar bugünkü NGO’lara çok benziyorlardı.
2000’li yıllarda Rusya ve Bağımsız Devletler Topluluğu topraklarında sayıları 20 bini bulan Barış Gönüllülerinin çalıştığı belirtiliyor. Ülkemizde işleri çoktan bitmişti. Barış Gönüllülerinin NGO’lardan önce Yeni Dünya Düzeninin ideolojik ve istihbarat örgütlerinin modeli ile hareket ettikleri görülüyor.
NGO’ların ve NGO’culuğun temel tezine göre, “Demokrasi, insan hakları ve özgürlükler Batı’dan gelecektir.” Batı’yı insan hakları ve özgürlüklerin Kâbe’si gibi görmek ve göstermek NGO’cu faaliyet programının birinci maddesidir.
Ancak,”Batı’nın demokrasi ve özgürlük götürdüğü on santimetrekarelik bir toprak parçası gösterin dendiğinde NGO’cuların verebilecekleri herhangi bir cevap yoktur. NGO’culuğun lügatinde özgürlük maddesinin karşısında işçilerin, köylülerin, esnaf sanatkârların adına rastlanmaz. Batı’nın ve NGO’ların sadece iki tür özgürlük anlayışları vardır. Birincisi dinciliğe, mezhepçiliğe, tarikatçılığa özgürlük, ikincisi milliyetçiliğe ve etnik parçalanma faaliyetlerine özgürlük.
Türkiye’mizde faaliyet gösteren belli başlı hiçbir NGO yoktur ki, Batılı ortakları ile onlardan destek alarak Avrupa ve Amerika’nın değişik yerlerinde Kürt konferansları düzenlemiş olmasın. NGO’culuk, sözde solcuların yönetimindeki NGO’larla dinci NGO’ları buluşturmuştur. İHD ve Mazlum-Der arasındaki sıkı işbirliği, işte bu tür özgürlükler temelinde geçekleşmektedir.
Yüzyılın başında emperyalistleri Kurtuluş Savaşı ile yenerek kurulan Türk Devleti, Yeni Dünya Düzenine olduğu kadar emperyalist pazarların birleştirilmesi önünde de en büyük engeldir. Çünkü Türkiye ulusal bir pazar yeridir. ABD ve AB’nin devletler ve NGO’lar aracılığı ile Türkiye’ye abanmasının iki sebebi vardır. Birincisi küreselleşme pazarını kurmada engel, ikincisi bulunduğu konum itibariyle dünyayı denetleme yolunun buradan geçmesi…
Tekrar olacak ama NGO’ların ve NGO’culuğun asıl amacı, ulusal devletleri yıkmak ve böylece ulusal pazarlar yerine dünya emperyalist pazarı ile birlikte Yeni Dünya Düzenini hâkim kılmaktır.
