Medine Vesikasının İdeolojik Araçsallaştırılması Sorunu
Son yıllarda Türkiye’de “Terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen tartışmalarla eş zamanlı olarak, Abdullah Öcalan’ın bazı mesaj ve metinlerinde Medine Vesikasını “Demokratik İslam” kavramı çerçevesinde yeniden yorumlama girişimleri dikkat çekmektedir. Bu yaklaşım, Medine Vesikasını tarihsel ve dinî bir referans olarak kullanmak suretiyle belirli siyasal projelere meşruiyet kazandırma çabasını yansıtmaktadır. Ancak burada esas mesele, söz konusu yorumun şahıstan bağımsız olarak, post modern siyaset teorilerinin İslâm’a tercüme edilmesi yoluyla üretilmiş ideolojik bir okuma olmasıdır. Bugün bu yaklaşımı dillendiren aktör Abdullah Öcalan olsa da yarın farklı bir isim veya yapı tarafından benzer bir söylemin dolaşıma sokulması ihtimali göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla tartışma, bir kişi veya örgütle sınırlı olmayıp; Medine Vesikasının tarihî bağlamından koparılarak, merkezî otoriteyi, siyasal birliği ve hukukî bütünlüğü zayıflatmayı hedefleyen modern ideolojik projelere dayanak yapılması sorununa işaret etmektedir.
Öcalan’ın dile getirdiği “Demokratik İslam” söylemi; İslâm’ı devletsiz, siyaseti merkezsiz, toplumu ise çok hukuklu ve çok otoriteli bir yapıya indirgeme iddiası taşımaktadır. Bu söylemde Medine Vesikası, devlet karşıtı, yerelci, konfederal ve çoğulcu bir toplum modeli olarak sunulmakta; merkezi otoriteyi reddeden, sınırları belirsiz ve parçalı bir siyasal yapı idealize edilmektedir. Ancak bu tür yorumlar, Medine Vesikasının ortaya çıktığı tarihî şartlar, taşıdığı hukukî hükümler ve İslâm siyaset düşüncesinin temel ilkeleriyle açık biçimde çelişmektedir.
Medine Vesikası, otoritenin dağıtıldığı değil; bilakis Resûlullah’ın (sav) hakemliği ve liderliği etrafında siyasî birliğin tesis edildiği, hukukî bağlayıcılığı olan bir metindir. Vesika, devletsizliği değil, henüz kurumsallaşma sürecinde olan bir şehir devletinin güvenlik, adalet ve kamu düzeni esaslarını belirlemiştir. Dolayısıyla onu modern devlet karşıtı ideolojilerin dayanağı hâline getirmek, tarihsel bir metni bağlamından kopararak ideolojik amaçlarla araçsallaştırmak anlamına gelmektedir.
Kurucu Bir Metin Olarak Medine Vesikası
Medine Sözleşmesi (Medine Vesikası), Hz. Muhammed’in (sav) hicretin hemen ardından Medine’de yaşayan Müslümanlar, Yahudiler ve diğer kabileler arasında tesis ettiği; yalnızca tarihî değil, aynı zamanda siyasî, hukukî ve ahlâkî boyutları bulunan kurucu bir metindir. Bu vesika, Medine şehir devletini oluşturan toplulukları, bu toplulukların birbirleriyle ve şehir dışındaki unsurlarla olan ilişkilerini, idarî ve adlî yapıyı, ayrıca fertlerin din ve vicdan hürriyetini belirli esaslara bağlamıştır.
Vesikanın en dikkat çekici yönlerinden biri, taraflarının tamamının Hz. Peygamber’in (sav) risâletini kabul etmiş olmamasına rağmen, farklı inanç ve kabile mensuplarını ortak bir siyasal birlik çatısı altında toplamayı başarmış olmasıdır. Muhacir ve Ensar Müslümanlar ile Yahudi kabileleri ve müşrik Araplar, herhangi bir cebir ve dayatma olmaksızın, gönül rızasıyla bu sözleşmeye taraf olmuşlardır. Bu durum, Medine Vesikasını salt bir dinî metin olmaktan çıkararak bağlayıcı bir hukuk belgesi hâline getirmiştir.
Tarihî ve Sosyo-Politik Zemin
İslâm’dan önce Medine’de merkezi ve kurumsal bir devlet yapısı bulunmamaktaydı. Şehir, Evs ve Hazrec kabilelerine mensup Araplar ile Benî Kaynuka, Benî Nadîr ve Benî Kurayza gibi Yahudi kabilelerinden oluşan çok parçalı bir toplumsal yapıya sahipti. Zamanla Evs ve Hazrec kabileleri, Yahudilere karşı siyasî üstünlük sağlamış olsa da kendi aralarındaki uzun süreli çekişmeler sona ermemiştir. Bu çatışmalarda Yahudi kabilelerinin bir kısmı Evs’i, bir kısmı ise Hazrec’i desteklemiştir.
Hicret döneminde Medine nüfusunun yaklaşık 10.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bunun yaklaşık 6.000’ini Araplar, 4.000’ini ise Yahudiler oluşturmaktaydı. Müslümanların sayısı yaklaşık 1.500 iken, müşrik Araplar 4.500, Yahudiler ise 4.000 civarındaydı. Ayrıca şehirde az sayıda Hristiyan unsurun da bulunduğu bilinmektedir.
Hicretle birlikte Evs ve Hazrec arasındaki düşmanlık fiilen sona ermiş; Muhacir ile Ensar arasında tesis edilen kardeşlik müessesesi sayesinde Müslümanlar arasında güçlü bir iç birlik sağlanmıştır. Ancak bu durum Yahudi kabilelerinde ciddi bir rahatsızlık doğurmuş, aynı zamanda Mekke müşriklerini de harekete geçirmiştir. Kureyş, Medine’ye haber göndererek hicret eden Müslümanların iadesini talep etmiş; aksi hâlde Medine’ye saldıracaklarını bildirmiştir. Böylece Medine hem içeriden hem de dışarıdan ciddi bir tehdit altına girmiştir.
Medine Vesikasının Hukukî Niteliği
Bu şartlar altında şehirde yaşayan unsurların dış saldırılara karşı birlikte hareket etmelerini sağlamak ve Medine içindeki muhtemel iş birliklerinin önüne geçmek amacıyla bir sözleşme yapılması zaruret hâlini almıştır. Medine Vesikası ile siyasî birlik tesis edilmiş; can, mal ve namus güvenliği ile din ve vicdan hürriyeti hukukî güvence altına alınmıştır. Resûlullah’ın (sav) liderliğinde Medine toplumu arasında belirli ölçüde bütünleşme sağlanmış ve dış tehditlere karşı ortak savunma anlayışı geliştirilmiştir.
İslâm tarihinde devletin kuruluş esaslarını, organlarını ve temel prensiplerini yazılı olarak ortaya koyan ilk metne Hz. Peygamber döneminde rastlanmaktadır. Şekil bakımından modern anayasalardan farklı olmakla birlikte, muhteva açısından Medine Vesikası anayasa niteliği taşımaktadır.
Din ve Vicdan Hürriyeti Açısından Medine Vesikası
Medine Vesikası, bugün iddia edildiği gibi; kimliklerin sınırsız serbestliği, çok merkezli iktidar, parçalı egemenlik, sınırların anlamsızlaşması için yazılmış bir metin değildir.
Medine Vesikası: merkezî bir otoriteye sahiptir, bağlayıcıdır, ihlâli cezaya bağlanmıştır, nihai karar merci Hz. Peygamber’dir.
Medine Vesikası, din ve vicdan hürriyeti bakımından son derece önemli bir siyasî ve hukukî belgedir. Vesikada Yahudilerin can ve mallarının korunması yanında, dinlerini serbestçe yaşayabilmeleri açık şekilde teminat altına alınmıştır.
Medine Vesikası’nın Temel Hükümleri
Medine Vesikası ile:
- Vesikayı imzalayanlar diğer insanlardan ayrı bir ümmet olarak tanımlanmıştır
- Yahudilerin ve diğer inanç gruplarının dinlerini serbestçe yaşamaları güvence altına alınmıştır.
- Şehrin güvenliği için dış saldırılara karşı ortak savunma esası benimsenmiştir.
- Anlaşmazlıkların hukuk yoluyla ve adalet esasına göre çözülmesi öngörülmüştür.
- Kan davaları yasaklanmış, şiddet ve intikamın önüne geçilmiştir.
Sözleşmenin İhlâli ve Hukukî Sonuçları
Medine Vesikasının hükümleri hicretin ikinci yılında ilk defa Benî Kaynuka tarafından ihlâl edilmiştir. Daha sonra Benî Nadîr ve Hendek Gazvesi sırasında Benî Kurayza da sözleşmeye aykırı davranmıştır. Bu ihlâller neticesinde Benî Kaynuka ve Benî Nadîr Yahudileri Medine’den sürgün edilmiş; Benî Kurayza Yahudilerinin savaşa katılan erkekleri hakkında ölüm cezası uygulanmış, kadın ve çocuklara ise esir muamelesi yapılmış, bunların bir kısmı daha sonra serbest bırakılmıştır. Bu uygulamalar, Medine Vesikasının bağlayıcı bir hukuk metni olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Günümüze Yönelik Tartışmalar ve Yanlış Okumalar
Son yıllarda Medine Sözleşmesi, tarihî bağlamından koparılarak modern siyasal projelere meşruiyet üretmenin aracı hâline getirilmek istenmektedir. Bu tür okumalar ilmî olmaktan ziyade ideolojiktir. Medine Vesikasını; federatif modellerin, çok hukukluluğun, küresel yönetişimin, ulus-devlet karşıtlığının referansı hâline getirmek, tarih istismarıdır.
Medine Anayasası’nı literal bir okumayla günümüze doğrudan uyarlama çabaları, tarihsel gerçekliği göz ardı ettiği gibi, ulus-devletleri zayıflatmayı hedefleyen küresel projelere de dolaylı olarak hizmet edebilir. “Yerel kimlikler”, “çok merkezli yapı”, “sınırların aşılması” gibi kavramlar üzerinden yapılan bu okumalar, farkında olarak ya da olmayarak emperyalist siyasetin dilini yeniden üretmektedir. Bugün Medine Vesikası adına: etnik siyaset, mezhep siyaseti, yerelcilik, mikro kimlikler üretmek; Medine Vesikasına değil, emperyalizme hizmettir.
Sonuç
Medine Vesikası, kendi tarihî şartları ve kabile temelli toplumsal yapısı içinde değerlendirilmesi gereken kurucu bir metindir. Bu vesika, İslâm’ın adalet, hukuk, sözleşmeye bağlılık ve birlikte yaşama anlayışını somut bir tarihî tecrübe olarak ortaya koyması bakımından son derece önemlidir. Farklı inanç ve toplulukların ortak bir siyasî birlik içinde, karşılıklı hak ve sorumluluklar çerçevesinde yaşayabileceğini göstermesi, Medine Vesikasının evrensel değer taşıyan yönlerinden biridir.
Bununla birlikte Medine Vesikasının tarihsel bağlamından koparılarak günümüz siyasal projelerine doğrudan model olarak sunulması, ilmî temelden yoksun ideolojik bir okumadır. Özellikle etnik ve mezhebî farklılıkların siyasallaştırılması, ulus-devlet yapısı yerine federatif veya çok merkezli yapılanmaların önerilmesi; birlik ve toplumsal bütünleşme yerine parçalanmayı, istikrarsızlığı ve çatışmayı besleme riski taşımaktadır. Bu tür yaklaşımlar, Medine Vesikasının birleştirici ruhunu değil, aksine tarihsel bir metnin araçsallaştırılmasını yansıtmaktadır.
Dolayısıyla Medine Vesikasından çıkarılması gereken asıl ders, günümüz siyasal yapılarının aynen dönüştürülmesi değil; adaletin tesis edilmesi, hukukun üstünlüğünün korunması, sözleşmeye sadakat ve toplumsal barışın sağlanması gibi temel ilkelerin her dönemin kendi şartları içinde hayata geçirilmesidir. Medine Vesikası, tarihsel bağlamı korunarak okunduğunda, parçalanmayı değil; sorumluluk bilinciyle inşa edilen güçlü bir toplumsal düzeni işaret etmektedir.
Not: Mustafa Özkan, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Medine Vesikası maddesinde sözleşme maddeleri mevcuttur.
