Sovyetler Birliği’nin sıkıştırması sonucu, ülke ABD’ye meyletmiştir. ABD hem Türkiye’ye yakın ilgi göstermiş hem de 1947’den itibaren Marshall yardımlarını başlatmıştır. Tabi ki maksat, jeopolitik önemi çok yüksek olan ülkemizi Sovyetlere bırakmamak, en azından kontrolünde tutmaktı.
Saffet KARADENİZ
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş günlerinden başlayarak, günümüze kadar nasıl gelindiğini kısa bir tarih turuyla açıklamaya çalışalım.
Cumhuriyet, o zamanki yurtsever kadroların, Türk Milleti’nin dertlerini sahiplenmesi ile, milletle birlikte büyük sıkıntılar çekilerek ve bedeller ödenerek kurulmuştur. Genellikle asker olan bu kadrolar, yeni devletin kuruluşu öncesinde pek çok savaşlara katılmış, bazıları şehit, bazıları da gazi olmuşlardır. Hayatını vatana adamış böyle kişilerin vatanseverliğinden şüphe edilemez. Hem çok iyi yetişmiş birer asker, hem de dünyayı çok iyi tanıyan insanlardı.
Kurucu Kadroların, Türkiye’yi geliştirme ve kalkındırma süreci yaklaşık 1940 yılına kadar devam eder. Bu tarihlerde, gerek büyük devlet adamı Atatürk’ün vefat etmiş olması, gerekse İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması, gelişme sürecini engellemiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren, Türkiye uluslararası ilişkilerde savrulmaya başlamıştır.
Öncelikle Sovyetler Birliği’nin sıkıştırması sonucu, ülke ABD’ye meyletmiştir. ABD hem Türkiye’ye yakın ilgi göstermiş hem de 1947’den itibaren Marshall yardımlarını başlatmıştır. Tabi ki maksat, jeopolitik önemi çok yüksek olan ülkemizi Sovyetlere bırakmamak, en azından kontrolünde tutmaktı. Benzer mücadele, Osmanlı’nın gerileme döneminde yine Rusya ile İngiltere arasında yaşanmıştı.
Bu kapsamda, ABD ile ilişkiler daha yakınlaşmış önce Kore Harbi’ne (1950-1953) Türkiye’den asker gönderilmesi, ardından 18 Şubat 1952 tarihinde NATO’ya üye olunmasıyla bağlar daha da sıkılaşmıştır.
ABD’nin Türkiye’ye ilk ciddi müdahalesini 1960 ihtilali ile görüyoruz. Bu tarihte, NATO eğitimi almış, yani ABD tarafından yetiştirilerek devşirilmiş subaylar, ancak albay rütbelerindeydiler. 1960 yılındaki Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları NATO eğitimlerinden geçmiş değillerdi. Zaten ihtilalin lider kadrosu albaylar idi ve ihtilal, onlar tarafından organize edilmiştir.
ABD neden müdahil oldu?
Menderes iktidarının son zamanlarında hükümet, Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya başlamış, bazı “ikili anlaşmalar” da imzalanmıştır. ABD, kontrolündeki bir ülkenin, rakibi olan herhangi bir devletle ilişkiye girmesini hoş karşılamaz ve sorumlu gördüklerini bir şekilde cezalandırmak ister.
Tabi ki diğer iddialar da sebeplerden bazılarıdır. TSK’nın hükümet tarafından kısmen önemsizleştirilmeye çalışılması, üniversite camiasına karşı tutumları ve bütün bunlara karşı halkın tepkisi bunlardan birkaçıdır. Rahatsızlık ve şikâyet olmayan yerde manipülasyon yapmak ve olay çıkarmak zordur. ABD de, harekata örtü olarak bu şikayetleri kullanmıştır.
1960’lı yıllar; bu ve benzeri karışıklıklar yanında, Kıbrıs olaylarının da patlak verdiği yıllardır. “1974 Barış Harekâtı” ile, ABD’ye rağmen, Kıbrıs’a haklı ve takdir edilen bir hareket icra edilmiş, Kıbrıs Türk Halkı’nın yıllardır çektiği sıkıntılar büyük ölçüde son bulmuştur. Bu olay da sözünün dinlenmemesi yüzünden ABD’nin tepkisine neden olmuş ve ülke ambargoya maruz kalmıştır. Tabi ki bu, ABD açısından burada son bulmayacaktır.
1970’li yıllar; Kıbrıs meselesi yanında, sağ-sol çatışmaları dediğimiz, sokaklarda anarşinin hâkim olduğu bir dönem idi. Çatışan taraflar, başta ABD olmak üzere, büyük güçlerin istihbarat örgütleri tarafından yönlendiriliyordu. Bu unsurlar, sadece tarafları yani vatansever Türk gençliğini çatıştırmıyor, aynı zamanda bu olayları engellemesi gereken yönetim kademesini de kullanıyordu. Gerek TSK ve gerekse siyasiler, kendilerini kontrol edenlerin istekleri doğrultusunda, olayları sadece seyretmekle kalıyordu.
Derken, 12 Eylül 1980 İhtilali meydana geldi. Bu olay üzerine ABD Ankara Büyükelçisi, “bizim çocuklar başardı” diyerek, yine ABD’nin bu olayın planlayıcısı ve destekleyicisi olduğunu ifade etmiş oldu.
Daha sonra, 1984 yılında PKK’nın sahneye çıktığına şahit oluyoruz. PKK elebaşısı, Apo’yu ve o dönemde daha pek çoklarını gerek yurt içinde gerekse yurt dışında tespit edip, menfaatleri için geleceğe hazırlayan devlet de yine ABD’dir.
PKK’nın ortaya çıktığı 1984 yılından, Apo’nun idam edilmemek kaydıyla Türkiye’ye teslim edildiği 1999 yılı başına kadar, TSK ile PKK arasında çok şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Yine ABD, bir yandan terör örgütünü besliyor, diğer yandan da terör örgütünün faaliyetlerine devam edebilmesi için siyasileri ve TSK yönetim kadrosunu engelliyordu.
1990’lı yıllar; PKK terörünün zirve yaptığı dönemdir. Bu dönemde şehit sayısı artmış, TSK’da PKK ile mücadele eden subaylar, ABD’nin terörü açık olarak desteklediğini görmüşler ve bu konuda şikayetler başlamıştır. Şikayetlerin artması üzerine, TSK yönetim kademesi, üzerlerindeki baskıya daha fazla dayanamamış ve o zamanlar Şam’da ikamet etmekte olan Apo’nun teslim edilmesi için Suriye tehdit edilmiş, bunun sonucunda Apo Suriye’den çıkartılmış ve Türkiye’ye teslim süreci başlamıştı. Kısa bir süre sonra da 1999 yılı başlarında Apo, ABD tarafından teslim edilmiştir. ABD bu iş birliği ile, Türk halkı ve TSK’nın kendine karşı oluşan düşmanlık duygularını yumuşatmak ve serinletmek istemiştir.
Tabi ki bu olayla ABD’nin bölgeye yönelik planları son bulmayacaktı. Ortadoğu projesi yürürlükteydi ve daha yapılacak çok iş vardı. Daha önceki yıllarda başlayan Irak projesi öncelikle bitirilmeliydi. Bu maksatla Türkiye’nin 3 Kasım 2002’deki, kendilerince sonucu belli olan genel seçimi beklenmiş ve Irak Harekatı’na karar verilmişti. Bu harekatın bir parçası da Türkiye’nin Güneydoğu bölgesine ABD askeri konuşlandırmak idi. Bunun için ön hazırlıklara ve malzeme intikaline başlanmıştı bile.
1 Mart 2003’te bu maksatla TBMM’de oylanan tezkere, meclis çoğunluk oyunu almasına rağmen, gerekli çoğunluğu sağlayamadığından reddedilmişti. Bunun iki nedeni vardır:
Birincisi, milletvekili seçimleri birkaç ay önce yapılmıştı ve üyelerin önemli bir kısmı yeni milletvekili seçilmişti. Dolayısıyla parti üst yönetimlerince doktrine edilememişler ve vatanperver duygularla bağımsız hareket ederek aleyhte oy kullanmışlardır.
İkinci sebep ise, TSK’nın söz konusu tezkereyi desteklememesidir. O zamanki komuta kademesinin bu konudaki görüşü, “Bu konuya biz karışmayız, siyasiler ne karar verirse versin.” şeklindedir. Bu tutumun sebebi de daha önce bahsettiğimiz, PKK nedeniyle ABD’ye karşı TSK’da hissedilen antipatidir.Tezkerenin reddi, ABD için bir hayal kırıklığı olmuştur.
ABD, bu olayın sorumluluğunu TSK’ya yükledi ve cezalandırmaya karar verdi. Kısa bir süre sonra, 4 Temmuz 2003 günü Irak’ın Süleymaniye kentinde on bir askerimiz, çok daha kalabalık bir grup ABD askeri tarafından teslim alınmış ve başlarına çuval geçirilerek TSK’yı itibarsızlaştırma faaliyeti icra edilmiştir. Bu olay TSK ile ABD arasında artık kesin bir ayrışma noktası olmuştur. Öte yanda ABD tarafından yürütülen alternatif bir gelişme daha yaşanmakta idi. Apo ile yaklaşık aynı tarihlerde devşirilen FETÖ hareketi de hızla yol almaktaydı. 2000 yılından sonra hızlanan FETÖ hazırlığı, 15 Temmuz 2016 tarihinde bir kalkışma ile son buldu. Son bulan sadece FETÖ girişimi idi. Halbuki ABD, amaçları doğrultusunda faaliyetlerine hızla devam etmekteydi. Bu noktada şu soru akla gelebilir:
Madem ABD FETÖ’yü destekliyordu, kalkışma neden başarısız oldu?
Aslında oyun bu sonuç üzerine kurgulanmıştı. İktidar ile FETÖ’nün arası, herkesin bildiği bazı basit sayılacak sebepler yüzünden açılmıştı. ABD ya hükümeti ya da FETÖ’yü destekleyecekti. Tabi ki ülke üzerinde hükümetin etkisi daha ağırlıktaydı, çok daha etkiliydi. FETÖ tercih edilseydi, belki TSK eski tutumunu sürdürür ve ABD’ye itaatsizlik yapabilirdi. Çünkü FETÖ’cü de olsalar, TSK mensuplarının çoğu PKK ile mücadeleden geçmişlerdi.
15 Temmuz kalkışması başarısızlık üzerine kurgulanmış ve bunun için de gerekli tedbirler alınmıştır. Ancak, bir ülke silahlı kuvvetlerinin sokağa inmesi sonucunda, ne kadar tedbir alınırsa alınsın böyle bir girişimin başarısız olma ihtimali çok düşüktür. Çünkü sokağa inenler, başarısızlık durumunda kendilerini bekleyen sonucun çok iyi farkındadırlar. Fakat, bu olayda ister başarılı olsun ister olmasın sonuç her durumda ABD lehinedir. Öyle ya da böyle, ülke ABD’nin kesin kontrolüne girecekti.
Sivil iktidar, 15 Temmuz’dan sonra çok daha fazla güçlenerek yerini korudu. Ayrıca, bu tarihten sonra ABD, Türkiye üzerindeki hakimiyetini daha da artırmıştır. Devletin yapısı onların istekleri doğrultusunda yeniden yapılandırıldı ve böylece TSK da cezalandırılarak ülke yönetiminde geri planlara itildi.
Böylece, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren bugünlere gelindi. Gelecekle ilgili anlayış ve tutumumuzu tarihten ders alarak belirlemeliyiz.
