Hasan Zülfikar BÜLBÜL
1954: Teslimiyetin Hukuki Çerçevesi
1954 yılına gelindiğinde teslimiyetin altın çağını yaşamaya başladı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’in 1954’ün ilk aylarında art arda yaptıkları şaşaalı Amerika ziyaretleri, Amerikan rüyasına duyulan bu tarifsiz hayranlığın ve sadakatin perçinlendiği sahneler oldu. Siyasi ve psikolojik olarak atılan bu körü körüne teslimiyet adımları, çok geçmeden hukuki prangalara dönüştü. Hükümet, 23 Haziran 1954 tarihinde imzaladığı “Askerî Kolaylıklar Anlaşması” ile Türk topraklarının kontrolünü adeta kâğıt üzerinde Amerika’ya devretti (Tunçkanat, 1975, s. 181). Bu anlaşmayla Amerika, Türkiye’nin dilediği yerinde, kira dahi ödemeksizin askerî üs ve tesisler kurma hakkını elde etti. Dahası, kurulan bu üslerdeki Amerikan sivil ve askerî personeli ile onların aileleri, tıpkı Osmanlı’nın çöküşünü hazırlayan kapitülasyonlar devrinde olduğu gibi, Türk mahkemelerinin yargı yetkisinden ve yasalarından kaçırıldı; onlara inanılmaz vergi, gümrük ve posta ayrıcalıkları tanındı. Kendi vatanında görev yapan onurlu bir Türk generalinin dahi Trabzon’daki veya İncirlik’teki bu Amerikan üslerine yetkililerin izni olmadan adım atamaması, hürriyetin ve bağımsızlığın ne denli ağır bir yara aldığının en acı resmiydi.
“Küçük Amerika” Hayali ve Ekonomik Darboğaz
1950’de milletin hürriyet sevdasıyla ve tek parti baskısına isyanıyla iktidara gelen Demokrat Parti, 1946’da atılan o ilk bağımlılık tohumlarını söküp atmak bir yana, Amerikan rüyasının büyüsüne kapılarak bu asimetrik ilişkiyi hiç bozmadan sürdürmüştür. 1950’lerin başında “Küçük Amerika” olma rüyasıyla yola çıkıldığında, Kore Savaşı’nın yarattığı yüksek konjonktür ve genişleyen tarım arazileri sayesinde Türkiye’nin bir “tahıl ambarı” olacağı propagandası yapılıyordu (Tunçkanat, 1975, s. 54). Ancak bu balayı kısa sürdü. 1955 yılına gelindiğinde tarım arazilerinin genişleme sınırına dayanılması ve hava şartlarının bozulmasıyla üretim düştü; Türkiye ağır bir ekonomik darboğaza girdi. İşte tam bu çaresizlik anında Amerika, elinde birikmiş olan kendi tarım ürünü fazlalarını satmak ve Türkiye’de kendine yeni bir pazar açmak için meşum bir kuşatma başlattı. Bu kuşatma, art arda imzalanan Tarım Ürünleri Anlaşmaları ile Türk tarımını adım adım çöküşe sürükledi.
Tarım Anlaşmalarıyla Derinleşen Bağımlılık
Bu teslimiyetin ilk büyük adımı, 12 Kasım 1956 tarihli Zirai Emtia Anlaşması oldu. Bu anlaşmayla ABD, kendi ihtiyaç fazlası olan buğday, mısır, don yağı ve dondurulmuş et gibi ürünleri Türkiye’ye satmayı taahhüt etti. Üstelik bu ürünler karşılığında Merkez Bankasında biriken Türk liraları, Amerika’nın Türkiye’deki kendi masraflarını karşılamak, piyasa imkânları yaratmak ve kendi propagandası doğrultusunda kullanılmak üzere yine ABD’nin kontrolüne bırakılıyordu.
Çember, 25 Ocak 1957 tarihli Ek Anlaşma ile daha da daraldı. Bu anlaşmayla listeye arpa, konserve sığır eti, peynir, süt tozu ve pamuk/soya yağı da eklendi. Anlaşmanın getirdiği şartlar ise bağımsız bir devletin kabul edemeyeceği kadar ağırdı: Amerika’dan gönderilecek dondurulmuş ve konserve etlerin İslami usullere göre kesilmiş olması şartı bile anlaşmaya konulmamıştı. Sabun yapımında kendi öz ürünümüz olan zeytinyağının kullanımı yasaklanarak yerine, içinde domuz yağı bulunma ihtimali olan Amerikan don yağının kullanılması mecburiyeti getirildi. Zeytinyağı üreticisi kaderine terk edildi. Daha da vahimi, Türk ürünlerini korumak için konulan gümrük vergisi, belediye hissesi ve rıhtım resmi gibi vergilerden Amerikan tarım ürünleri tamamen muaf tutuldu (Tunçkanat, 1975, s. 65). Vergisiz giren bu ucuz Amerikan malları karşısında Türk köylüsünün rekabet etme ve ayakta kalma şansı elinden alındı.
Bağımlılık projesi, 20 Ocak 1958 tarihli Tarım Ürünleri Anlaşması ile ülkenin beslenme alışkanlıklarını dahi değiştirmeye yöneldi. Bu anlaşmayla sağlanan fonlar, özellikle Amerikan tarım ürünlerinin tüketimini artıracak tesislere kredi olarak verildi. Türkiye’de pazarı olmayan Amerikan soya yağı mutfaklara sokuldu; Amerikan süt tozu okullarda çocuklara zorla içirilerek yeni nesiller bu damak tadına alıştırıldı ve yerli soya fasulyesi ekimi kasten baltalandı. Aynı tarihte Amerikan Büyükelçisinin verdiği bir nota ile Türkiye’nin buğday ihraç etmesi yasaklandı. Şayet Türkiye sert buğday ihraç ederse, sattığı miktar kadar Amerikan buğdayını kendi döviz kaynaklarıyla ABD’den satın alma cezasına çarptırılmayı kabul etti.
Bu sömürü düzeninin zirvesi ise 21 Şubat 1963 tarihli Anlaşma ve Nota’da yaşandı. Amerika, kendi soya ve nebati yağlarına rakip olmasını engellemek için Türkiye’nin zeytinyağı ihracatına yıllık 10.000 ton sınırı koydu. Türkiye bu sınırı aşarsa, aştığı miktar kadar nebati yağı Amerika’dan dövizle satın almak zorundaydı. Dahası, Türkiye’nin diğer nebati yağlar ve yağlı tohumlar ihracatı da yılda yalnızca 6.400 tonla sınırlandırıldı. Amerika, zeytin ağaçlarını adeta kestirmeye kararlıydı; zira bu kısıtlamalar nedeniyle elinde kalan yağı satamayan Türk köylüsü ya ağaçlarını kesip odun yapacak ya da toprağını terk edip şehirlere göç edecekti. “Yardım” adı altında imzalanan bu tarım anlaşmaları, Amerikan çiftçisini daha da zenginleştirmek uğruna Türk tarımını, köylüsünü ve üretimini planlı bir şekilde yoksulluğa ve dışa bağımlılığa mahkûm etmiştir.
Sofradan Türkülere Uzanan Kültürel Kuşatma
Bu kuşatma yalnızca anlaşma metinleriyle değil, toplumun en mahrem tınısı olan türkülerle de yürütülüyordu. Tam da zeytinyağı ihracatına kısıtlamalar getirildiği ve halkın Amerikan margarinine alıştırılmaya çalışıldığı o yıllarda, garip bir şekilde bir Bursa türküsü radyolarda yankılanmaya başladı: “Zeytinyağlı yiyemem aman, basma da fistan giyemem aman…” Kuşaklar boyu zeytinyağıyla beslenmiş, bu yağı şifa niyetine kullanmış Anadolu insanına kendi öz değeri, bir “rahatsızlık” ve “köylülük” nişanesi olarak sunuluyordu. Türkünün devamında geçen “basma da fistan giyemem” nakaratı ise yerli dokuma sanayinin yerine Amerikan yardımıyla gelen naylon ve sentetik kumaşların parlatılmasının bir yansımasıydı. Bir halkın damak tadı ve giyim kuşamı, neşeli bir melodi eşliğinde Marshall Planı’nın ihtiyaçlarına göre yeniden tasarlanıyordu. Böylece 1950’lerin ortasında sokaktaki insan, yalnızca cebindeki paradan değil, sofrasındaki kadim kültürden de adım adım koparılıyordu.
Hollywood ve Amerikan Hayat Tarzının Yayılışı
Kültürel darbelerden biri de Amerika’nın o parıltılı dünyasını yansıtan, “Rüya Fabrikası” olarak adlandırılan Hollywood sineması aracılığıyla gerçekleşiyordu. Sinema yalnızca bir kitle eğlencesi değil; kitlelere ne giyeceklerini, nasıl tüketeceklerini ve dünyayı nasıl algılayacaklarını öğreten çok güçlü bir zihniyet belirleyicisiydi. Beyaz perdeden yansıyan “mutlu son” (happyend) ideolojisi, Amerikan yaşam tarzını yeryüzündeki en ulvi ve ulaşılması gereken hedef olarak pazarlıyor; yoksul kitlelerin kendi rızalarıyla bu yeni kültürel hegemonyaya boyun eğmesini sağlıyordu (Yılmaz, 2011, s. 62). Bu kültürel bombardıman o kadar derin ve sarsıcıydı ki Amerikan filmlerindeki hayat tarzı, Türk halkının günlük alışkanlıklarını hızla değiştirmeye başlamıştı.
Sinema eleştirmeni Atilla Dorsay’ın tabiriyle bu, adeta “Sam Amca’lı Bir Yaşam” dayatmasıydı. Hollywood patentli düşler; Coca-Cola ve Pepsi içme, çiklet çiğneme, konserve yiyecek tüketme gibi alışkanlıkları hızla belleklere yerleştiriyordu. Bu yozlaşma, dönemin kimi Türk aydınlarını dehşete düşürmüştü. Hüseyin Cahit Yalçın, 1949’da “Amerikan filmlerinin genç ruhlar üzerinde yaptığı tesirleri çocuklarımızda hayret ve dehşet ile görüyoruz.” diyerek bu kültürel işgale isyan etmişti. Taşralı sinema salonu sahipleri dahi artık filmlerde sanattan ziyade “holivud” tarzı öpüşme, çıplaklık ve bar sahneleri arıyor; ahlaki çözülme beyaz perde aracılığıyla ülkenin yapısına aşılanıyordu.
6-7 Eylül Olayları ve Derin Kırılma
İçeride zihinler ve yaşam tarzları bu sahte rüyalarla uyuşturulurken, dışarıda Kıbrıs davası Türk milletinin yüreğinde için için kaynayan bir volkana dönüşmüştü. Tam da bu hassas dönemde, 6 Eylül günü radyolardan yayılan “Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldı.” haberi, İstanbul’un sokaklarını bir anda cehenneme çevirdi. Aslında bu haber, tıpkı Missouri’nin gelişi gibi, kitleleri belirli bir amaç doğrultusunda harekete geçirmek için kurgulanmış bir fitildi. Haberin duyulmasıyla birlikte, önceden hazırlandığı her hâllerinden belli olan, ellerinde sopalar ve listeler bulunan kalabalıklar, Beyoğlu’ndan Kurtuluş’a kadar gayrimüslim vatandaşların evlerini, iş yerlerini, kiliselerini ve okullarını yağmalamaya başladı.
İki gün boyunca süren bu dehşet dalgası, yalnızca bir azınlık grubuna yönelik öfke patlaması değil, Türk devlet geleneğinin o kadim “birlikte yaşama” iradesine vurulmuş ağır bir darbeydi. Daha da vahimi, yıllar sonra bu operasyonun mimarlarından emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun ağzından dökülecek olan itiraftı: “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.” (Güllapoğlu, 1991, s. 104). Bu “muhteşem örgütlenme”, NATO konsepti çerçevesinde kurulan gayrinizami harp yapılarının Türk topraklarında kendi vatandaşına karşı prova yapmasından başka bir şey değildi.
Bu olaylarla birlikte Osmanlı’dan miras kalan son kozmopolit zenginlik de bu derin kuşatmaya kurban verildi. İstanbul’un sermayesi ve kültürel dokusu el değiştirirken Türkiye, hem uluslararası arenada “barbarlık” suçlamalarıyla köşeye sıkıştırıldı hem de iç huzuru onarılmaz bir yara aldı. Tıpkı Hollywood filmlerindeki kusursuz kurgular gibi, Türkiye’nin iç siyaseti ve toplumsal kırılmaları da dışarıdan yazılan senaryolara göre şekilleniyordu. Amerikan rüyasıyla uyuşturulan bir toplum, kapalı kapılar ardında NATO’nun gizli yapılanmalarına ve müttefiklik dengelerine kurban edilen karanlık gerçeklerle baş başa bırakılmıştı. Bağımsızlık ve hürriyet türküleri söyleyen Demokrat Parti iktidarı ise kendi kurduğu veya kurulmasına izin verdiği bu canavarın gölgesinde, yaklaşan 27 Mayıs fırtınasına doğru sürükleniyordu.
Ekonomik Çöküşten Siyasi Sertleşmeye
Türkiye, her geçen gün daha fazla borçlanması ve üretimden koparılmasıyla bir “alacaklı-borçlu” ilişkisinin içine sürüklenmişti. Ekonomik mucize bitmiş; yerini karaborsaya, ekmek kuyruklarına ve tarihimizin en büyük devalüasyonlarından biri olan 4 Ağustos 1958 kararlarına bırakmıştı. Türkiye artık dışarıdan kuruş yardım alamaz hâle gelmiş, IMF kapısına ilk kez bu dönemde dayanmıştı. İktisadi çöküş, siyasi sertleşmeyi de beraberinde getirdi. Demokrat Parti, sarsılan otoritesini korumak için “Vatan Cephesi” gibi toplumu ortadan ikiye bölen yapılar kurarken üniversite gençliği ve ordu içindeki huzursuzluk had safhaya ulaştı (Tunçkanat, 1975, s. 45). 5 Mart 1959 tarihinde Amerika ile imzalanan “Doğrudan İş Birliği Anlaşması”, Türkiye’nin bağımsızlığına indirilmiş nihai darbeydi. Bu anlaşmaya göre Türkiye’ye yönelik yalnızca dışarıdan değil, “içeriden” bir tehdit (dolaylı saldırı) olması durumunda dahi Amerikan ordusu müdahale etme hakkına sahip oluyordu. Bu, Türkiye’nin kalbine bir “Truva Atı” yerleştirmekten farksızdı.
