Yıldırım SELAMOĞLU
Türk düşünce tarihinde farklı dönemlerde yaşamış olmalarına rağmen bazı aydınlar, aynı temel probleme işaret ederler: İnancın şekle indirgenmesi, aklın ve vicdanın dinden kopması ve medeniyet iddiasının zayıflaması. Alev Alatlı, Filibeli Ahmet Hilmi ve Aykut Edibali; farklı üsluplarla ama ortak bir hassasiyetle, Müslümanlığın düşünce, ahlâk ve medeniyet boyutunun ihmal edildiğini vurgular. Bu yaklaşım, Türk Müslümanlığının yalnızca bireysel ibadetler üzerinden değil, zihinsel ve toplumsal sonuçlarıyla da değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyar.
Alev Alatlı’ya göre Müslüman olmak, yüzeysel ve otomatik davranışlarla yerine getirilecek bir kimlik değildir. Onun “sokaktaki adam” ifadesiyle işaret ettiği tip, düşünmeyen, sorgulamayan ve tefekkürden uzak bireydir. Alatlı, İslam’ın soyutlama gücü, derin kavrayış ve dünyayı hakikaten tanıma çabası gerektirdiğini vurgular. Bu çerçevede eğitim, yalnızca meslek kazandıran bir süreç değil; inancı bilinçli ve sorumlu hâle getiren temel bir vasıtadır. Bilgiyle beslenmeyen bir dindarlık anlayışı, ona göre inancı güçlendirmek yerine zayıflatır ve bireyi edilgen bir konuma hapseder. Aklın devre dışı bırakıldığı bir dindarlık, düşünce üretmediği gibi ahlâkî derinlik de kazandıramaz.
Filibeli Ahmet Hilmi’nin “Tarih-i İslam” adlı eserinde yaptığı tespitler ise şekilci dindarlığın toplumsal sonuçlarını çarpıcı biçimde gözler önüne serer. Onun tasvirinde Türk toplumu, namazı büyük bir titizlikle yerine getiren bir yapı sergiler; ancak bu ibadet çoğu zaman ahlâk ve vicdanla bütünleşmez. Yalan söyleyen bir tacirin, zulüm emri veren bir yöneticinin veya haksızlık yapan bir bireyin, ibadetini yerine getirdikten sonra davranışını sorgulamadan sürdürmesi, ibadetin içsel dönüşüm gücünü yitirdiğini gösterir. Filibeli Ahmet Hilmi’ye göre bu durum, ibadetin anlamdan koparak bir alışkanlığa dönüşmesi demektir. İbadet ile adalet, vicdan ile davranış arasındaki bağın kopması, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde derin bir ahlâkî aşınmaya yol açmaktadır.
Aykut Edibali ise bu eleştirileri daha geniş bir çerçeveye taşıyarak meseleyi medeniyet perspektifinden ele alır. Ona göre Türk milletinin temel sorunu, milli kültür ve İslam medeniyeti Rönesansı’nı gerçekleştirememiş olmasıdır. Edibali’nin kullandığı Rönesans kavramı, İslam’da yeni bir din veya inanç üretme çabası değildir. Aksine bu kavram, hurafelerden arındırılmış, akıl ile vahyin birlikte işlediği sahih bir düşünce ve inanç sisteminin çağın şartlarında yeniden ihya edilmesini ifade eder. Onun “aklı Müslüman kılmak” vurgusu, inancın yalnızca bedensel ibadetlere indirgenmesine yöneltilmiş güçlü bir eleştiridir. Edibali’ye göre bugün Müslüman toplumlarda eller ve ayaklar ibadet ederken, akıl başka referanslarla düşünmektedir. Bu kopukluk, İslam’ın medeniyet kurucu iddiasını zayıflatmakta ve dönüştürücü gücünü etkisiz hâle getirmektedir.
Bu üç düşünürün ortaklaştığı nokta, İslam’ın yalnızca şekilsel ibadetlerden ibaret olmadığı gerçeğidir. Alev Alatlı düşünmeyen dindarlığı, Filibeli Ahmet Hilmi vicdandan kopmuş ibadeti, Aykut Edibali ise medeniyet üretmeyen inancı eleştirir. Hepsi, inancın akıl, ahlâk ve sorumluluk bilinciyle birlikte yaşanması gerektiğini savunur. Bu ortak eleştiri, Türk Müslümanlığının bir alışkanlıklar bütünü olmaktan çıkarak bilinçli, ahlâklı ve üretken bir yapıya kavuşması gerektiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bu görüşler birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo nettir: İslam, düşünceden, vicdandan ve medeniyet iddiasından koparıldığında, bireyi ve toplumu dönüştürme gücünü kaybeder. Gerçek bir dini diriliş, şekilsel ibadetlerin ötesine geçerek aklı, ahlâkı ve toplumsal sorumluluğu kuşatan bir bilinçle mümkündür. Bu bağlamda ihtiyaç duyulan şey yeni bir din anlayışı değil; İslam’ın özüne uygun, aklı ve vicdanı yeniden merkezine alan bir medeniyet bilincidir.
