NATO’nun, ittifak üyelerinin güvenlik ve çıkarlarından çok ABD menfaatlerine odaklı işlevselliğine yönelik eleştiriler, MOSSAD projeli İsrail-ABD’nin İran’a açtığı savaş sürecinde daha yoğunluk ve haklılık kazandı.
Türkiye’nin muhtemel bir yeniden yapılanma içerisinde kendi güvenlik ve savunmasını önceleyen; yönlendirilen değil, karar ve uygulamada ağırlığını koyan bir misyon üstlenmesi gerekiyor.
Ramazan KİRAZ
Çocukluğumuzda köyümüzde “Koreli” diye bilinen iki büyüğümüz vardı. Bu kişilere neden “Koreli” dendiğini sonraları öğrendik. Meğer bunlara Kore savaşına katılıp sağ döndükleri için “Koreli” deniyormuş. Ne yazık ki gidenlerin hepsi dönememiş. 1950’li yıllardaki Kore Savaşı’na 15 bin askerimiz gitmiş; 700’ü vefat etmiş, 2.000’den fazlası yaralanmış, 200’ü aşkını esir düşmüş ve 175’i kayıp olmuş.
Kore savaşına katılmanın “ödül”ü
BM’nin daveti üzerine Demokrat Parti hükümetinin asker göndererek dahil olduğu bu savaş, aslında Kuzey Kore’yi işgal eden SSCB ile Güney Kore’yi işgal eden ABD’nin harbiydi. Türkiye, Stalin’in Kars ve Ardahan’ı almak, Boğazlar’da üs kurmak amacıyla sınırda askeri yığınak yapmasından bunalarak NATO’ya katılmak istemiş ama ABD liderliğindeki pakt bir sürü engel çıkarmıştı. İşte Kore savaşına katılmanın “ödül”ü NATO üyeliği oldu. 1952 yılında ittifaka katılan Türkiye’nin NATO yolculuğu böylece başlamış oldu.
Türkiye’nin 75 yılı bulan NATO üyelik kronolijisi, bu yolculuğun ittifak sözleşmesine rağmen tehdit ve cezalandırılmalarla katlanılamaz halde sürdüğünü gösteriyor. İlk darbe NATO üyesi Yunanistan’ın Kıbrıs Rumları aracılığıyla Ada’daki Türkleri katletmeye başlaması üzerine Türkiye savaş uçaklarını gönderince geldi. ABD Başkanı Johnson, Yunanistan’ı ve Rumları uyarmak yerine, Ankara’ya mektup göndererek, “Amerikan yardımı olarak verilen silahların NATO misyonu dışında kullanılamayacağını ve Sovyetler Birliği’nin müdahalesi durumunda ABD’nin ve diğer müttefiklerin 5. Maddede yer alan ortak savunma prensibi ile hareket etmeyebilecekleri”ni bildirdi.
Müttefikten müttefike ambargo
Mektuptaki tehditler, Türkiye’nin 1974’te Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını amaçlayan darbe
girişimini engellemek amacıyla düzenlediği Barış sonrasında silah sonrasında silah ambargosu olarak aktiflendi. Bunu ilerleyen yıllarda CAATSA yaptırımları, F-35 programından çıkarılma ve uçakları teslim etmeme, savunma sanayii ihracat kısıtlamaları ve Rahip Brunson krizi döneminde çelik ve alüminyum vergilerinin artırılması gibi siyasi ve ekonomik ambargolar izledi.
Türkiye’nin ulusal güvenliğini koruma refleksine karşı uygulanan yaptırımlar askeri ve ekonomik cezalandırmalarla sınırlı kalmadı, siyasi yapıyı dizayn etme amaçlı darbelere açık-gizli desteklerle genişledi. Bunun en çarpıcı örneği, 15 Temmuz darbe gecesi TRT’de okunan bildirideki “Yurtta sulh konseyi, BM-NATO ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla oluşturulmuş yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri almıştır.” ifadesinde görüldü. Hem bu ifade hem de “Bizim çocuklar başaramadı” sözü, ABD ve onun patronajındaki NATO’nun, “Barışı koruma, demokrasiyi teşvik etme” amacı hilafına hareket ettiğini gösterdi.
Darbenin Yunanistan’a hediyesi
NATO’nun kuruluş amacıyla örtüşmeyen bu tablonun Türkiye’nin ittifakın öngördüğü bütün görev ve sorumlulukları fazlasıyla yerine getirmesine rağmen ortaya çıkması, “Atlantik Şemsiyesi” altında ıslanması, üyeliğin sorgulanma sürecini başlattı. ABD-NATO’nun ülkemize “Orta Doğu’daki jandarmamız” gözüyle bakması, siyasi iradenin de söz konusu yaklaşımı pekiştirici tavırlar sergilemesi ve özellikle Türkiye düşmanlığından bir türlü kurtulamayan, adaları silahlandıran ve PKK kampı kurduran Yunanistan’ın 1980 darbe yönetimince NATO’ya dönüşüne onay verilmesi, algıyı gerçeğe dönüştürdü.
ABD’nin NATO üyesi Türkiye’ye yönelik terör örgütlerinin silah, mühimmat ve araç-gereç ihtiyacını finanse ettiği itiraflarıyla sabitken ülkemizde mevcutlarına ilaveten Adana ve Boğazlarda NATO karargâhları kurulmasıyla ilgili çalışmalar yürütüldüğü Milli Savunma Bakanlığı tarafından açıklandı. Açıklamada, “Üç adet deniz ve bir adet kara karargâhı ülkemizin güvenlik ihtiyaçları ve Karadeniz’e yönelik politik duruşumuz ile uyumlu olarak teşkil edilmektedir. Bölgesel sahiplik ilkesi ve Montrö Sözleşmesi’nden taviz verilmesi söz konusu değildir.” denildi.
TSK, boğazların güvenliğini sağlayacak güçtedir
Türkiye’nin talebi üzerine başlatılan çalışmaların Montrö Sözleşmesi ile çelişmediği söylense de personelinin bizim askerlerimizden oluşacağı vurgulansa da İstanbul Boğazı’nda NATO karargâhı kurulması kaygı verici bir girişim olarak değerlendirilmektedir. Çünkü Montrö, Boğazların güvenliğinin sağlanması görev ve sorumluluğunu yalnızca Türkiye’ye bırakmıştır. Bu görev ve sorumluluğun emir-komuta zinciri bakımından NATO’ya bağlı karargahlar tarafından yürütülecek olması, ileride ülkemizin başına ne dertler açacağı çok ciddi şekilde düşünülmelidir. Ayrıca NATO’nun güney kanat planları kapsamında Adana’da çok uluslu bir kolordu kurulacak olması da 90’lı yıllarda Körfez Savaşı sonrasında ABD, İngiltere ve Fransa’nın Saddam’a karşı Türkiye’ye konuşlandırdıkları Çekiç Güç’ün PKK’nın güçlenmesine, Irak’ın parçalanmasına ve halen çözemediğimiz sığınmacılar sorununa zemin hazırladığını siyasi irade unutmuş olamaz.
“NATO kağıttan kaplan”
NATO’nun, ittifak üyelerinin güvenlik ve çıkarlarından çok ABD menfaatlerine odaklı işlevselliğine yönelik eleştiriler, MOSSAD projeli İsrail-ABD’nin İran’a açtığı savaş sürecinde daha yoğunluk ve haklılık kazandı. Ortaklarının dünyanın birçok noktasındaki “kriz ve kaos”a neredeyse çekincesiz müdahalesine alışkın olan ABD yönetimi, bütün tehdit ve şantajlarına karşın müttefiklerini savaşa katılmaya ikna edemedi. İspanya, İngiltere, Almanya, Avusturya, Fransa ve İtalya savaşa katılmak şöyle dursun ülkelerindeki NATO ve Amerikan üslerinin kullanımına izin bile vermediler. Avrupalı müttefiklerin uluslararası hukukun yok sayıldığı ve savaş hukukunun da çiğnendiği saldırganlığın NATO savaşı olmayıp İsrail savaşı olduğunu belirterek Amerikan yönetiminin taleplerine karşı çıkmaları, Trump’ı hayal kırıklığına uğrattı. Trump, ” NATO’dan hiçbir zaman etkilenmedim. Onların kâğıttan kaplan olduğunu hep biliyordum. NATO’dan çıkmayı ciddi şekilde değerlendiriyoruz. Kendi başınıza dövüşmeyi öğrenmek zorundasınız. Tıpkı sizin, bizim yanımızda olmadığınız gibi ABD de artık sizin yanınızda olmayacak. Yaptıklarınızı asla unutmayacağız” diyerek ortaklarını tehdit etti.
Türkiye’nin misyonu
Fransa Cumhurbaşkanı Macron, ifadesiyle “beyin ölümü” gerçekleşen ve geleceği tartışılan NATO’nun kaderi ve kapsamının ne olacağı savaş sonrasında netlik kazanacak gibi görünüyor. Ancak ABD ile Avrupa arasında oluşan ayrışma, eski sistemle yol yürünemeyeceğini gösteriyor. Türkiye’nin muhtemel bir yeniden yapılanma içerisinde kendi güvenlik ve savunmasını önceleyen; yönlendirilen değil, karar ve uygulamada ağırlığını koyan bir misyon üstlenmesi gerekiyor. Türkiye’nin Avrupa’nın en büyük kara gücü olması ve savunma sistemini geliştirmede ulaştığı seviye, rol dağıtan bir konumda bulunmasını öngörüyor.
Ülkemizi “İkinci İran” ve “arzı mevut” yayılmacılığının önündeki en büyük engel olarak gören ABD-İsrail yayılmacılığı karşısında mevcut ittifakla ne kadar güvende olacağımızın sorgulanması gerekmektedir. İran’ın “Biz atmadık” dediği füzelerin NATO savunma sistemince etkisizleştirilmesi, “güvendeyiz” algısına yol açmamalıdır.
ABD safında yer almanın acı sonu
Bu arada milyar dolarlarla ABD’ye “haraç” ödeyen, Amerikan silah sanayiini finanse eden ve topraklarını ABD üslerine açarak kendilerini hedef haline getiren Ortadoğu’daki Arap ülkeleri, kendi üslerini bile koruyamayan ABD’ye güvenilemeyeceği acı gerçeğiyle yüzleştiler. Bu ülkeler, şapkalarını önüne koyup düşünmek zorundalar. ABD safında yer almanın hem kendilerinin hem dünyanın nasıl bir enerji ve gıda kaosuyla karşı karşıya kalmasındaki veballerini sorgulamalılar. Dünya enerji kaynağının kalbi durumundaki bölgelerini, küresel güçlere karşı korumanın bölge ülkelerini kucaklayan bir güvenlik ve savunma ittifakının kurulmasından geçtiğini görmelidirler. Gerçekten de Ortadoğu’nun yeraltı ve yerüstü kaynaklarının korunması; mezhep, meşrep, etnik köken ve mazideki çekişmelerin çok ama çok üstünde tutulacak karşılıklı dostluk ve güven temeline dayanan bölgesel bir ittifakın kurulmasına bağlıdır. Çünkü “Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır.” Azabın zulmünden rahmetin nuruna kavuşmak için uyanma, sahip olunan güç ve potansiyeli kullanarak emperyalizmden kurtulma zamanıdır.
