Saygıdeğer Uyanış Okuru,
NATO SERÜVENİMİZE KISA BİR YOLCULUK.
Türkiye hayati meselelerle boğuşurken, dünyanın gözünü diktiği NATO Liderler Zirvesi, güvenlik önlemlerini dibine yakmak derecesinde Ankara’da yapıldı. Resmî sonuç bildirgesi bile alınan kararların tarihi nitelikte olduğunu anlatmaya yetiyor. Ne var ki ehli vatan bazı gazeteci, akademisyen ve siyasiler dışında alınan kararları konuşmak, tartışmak yerine, liderlerin kıyafetleri, sporları, ikramlıklar, konser, el ele, kol kola kahkahalar gibi magazin haberleri Türk kamuoyunu meşgul etti.
NATO’ya üyelik serüvenimize giden sürecin ve mevcut durumun tarihi gerçeklere uygun, objektif, bilimsel ve tarafsız bir yaklaşımla ele alınması zarurettir. Bu bağlamda Cumhuriyet Dönemi’nin ilk yıllarında Sadabad Paktı, Balkan Paktı gibi bölgesel paktlarla bölge savunmasına yönelik anlaşmalar yapılırken; Gazi Mustafa Kemal’in vefatından hemen sonra 1939 yılında Amerika ile yapılan anlaşma, ayrıca Türkiye-İngiltere-Fransa üçlü ittifak anlaşması göz önüne alındığında tarafsızlık ve tam bağımsızlığa dayalı savunma konseptinde ciddi değişikliğe gidildiğini söylemek mümkün.
Bu değişikliği sadece İkinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki konjonktüre, özellikle Sovyetler Birliği’nin egemenlik haklarımıza ve vatanın bütünlüğüne yönelik boğazların statüsünün değiştirilmesine, Doğu Anadolu’daki bazı vilayetlerimizin iltihakını talep etmesi girişimlerine bağlamak yanıltıcı olur kanaatindeyiz. Bu sapma İnönü Dönemi’nden sonra Menderes Dönemi’nde de aynen devam etmiştir. Mustafa Kemal Atatürk döneminde Sovyet tehdidine karşı seviyeli yürütülen Batı ile ilişkiler, kendisinden sonra maalesef terk edilmiş ve “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağız” anlayışına evrilmiştir. Türkiye de Kore Savaşı’na asker göndermek diyetiyle NATO’ya girmek suretiyle bu teslimiyetin bir parçası olmuştur. Cumhuriyet Dönemi’nin en önemli kırılma noktasının bu olduğunu söylemek mümkün. Ancak sonuçta rahmetli bilge lider Aykut Edibali’nin, İsmet İnönü’ye nazire yaparak söylediği; “Büyük devletlerle ilişkiler, ayı ile aynı koltuğa oturma tehlikesi” maalesef gerçek olmuştur. Bu politika değişikliğinde ABD’nin, Birinci Dünya Savaşı sonunda yeteri kadar ganimet alamamanın acısını çıkarma yayılmacılığının yanı sıra, ister güç dengelerinin değişmesi ile İngiliz küresel sömürgeciliğinin rolüne soyunması, isterse de İngiliz kurnazlığının onu bu sahaya çekmesi ve görevlendirmesi deyin, Batı bloku ABD merkezli NATO politikalarına teslim olmuştur.
‘TÜRK MİLLETİ HİÇBİR ŞEYİ BİLMESİN’ ZİHNİYETİ YIKIMDIR!
Yapılan anlaşmaların halka anlatılması ve desteğinin alınması millî bir iktidar için en büyük savunma mekanizmasıdır. Millete dayanmayan hiçbir projenin başarılı olması mümkün değildir. ABD karşısında İran halkının direnişi bunun somut kanıtı. Ülkemizde ise her şey halktan gizlenmekte. Ülkemiz Cumhuriyet ile yönetiliyor, Anayasa’da demokratik bir hukuk devleti olduğumuz yazıyor olsa da meydana gelen en önemli olaylarda bile halk bilgi sahibi olamamıştır. Ne yazık ki bu dün de böyleydi, bugün de böyle. Çok uzağa gitmeye gerek yok. ‘Terörsüz Türkiye’ aldatmacası bunun en bariz örneklerinden biri. Terörist başı ile pazarlık yapılmış mıdır, hangi şartlarda anlaşılmıştır? Bütün bunlar hâlâ vatandaşımız tarafından bilinmeyen konular. Aksi yönetenlerce ifade edildi cevabına itibar edilmesi mümkün değil. Zira daha önce defalarca neredeyse yemin billah ederek aksini söylemelerine rağmen, gerçeğin öyle olmadığı ortaya çıkmıştı. Şimdi NATO’nun ‘patronu’ olduğunu iddia eden Trump ile ne gibi anlaşmalar yapılmıştır? Milletimiz bunu bilmiyor. Hem de köklü geleneğe sahip Dışişlerinin yerleşik prensipleri, bürokrasisi yok sayılarak. Temel prensip, her türlü görüşmede dışişlerinden bir tercümanın bulunması, tutanağa bağlanması ve arşive kaldırılması iken; aynı zamanda Amerikan vatandaşı olan birisi tarafından tercümanlığının yapılması, görüşmede başka kimsenin bulunmaması teamüllere aykırı. Görüşmelerin tutanağa bağlandığına ilişkin bir bilgiye ise sahip değiliz.
ABD, AÇILIM-SAÇILIM, AKP, BOP VE NATO VEYA ‘NATOME’
Küresel sömürgeci devletlerde iktidara kim gelirse gelsin, değişiklik hükümet politikalarında oluyor. Devlet politikalarında bir değişiklik söz konusu olmuyor. Uluslararası ilişkiler, kurulan örgütler, ortaklıklar daima buna göre şekilleniyor. Aradan asırlar da geçse bu temel politikalarda bir değişiklik olmuyor. ABD Başkanı Truman’ın 1946 yılında yaptığı konuşmasında Orta Doğu’nun sahip olduğu doğal zenginliklerinin yanı sıra dünyanın hava, deniz ve kara ticaretinin en önemli güzergâhlarından olduğuna ve zayıf bölge ülkelerinin Birleşmiş Milletler’in savunma garantisinde olduklarına dair gizli sömürü planını, bu doktrinin ekonomik ve siyasi pratiği olarak Marshall Planı’nı, NATO’yu, sonraki dönemlerde Yeşil Kuşak, Ilımlı İslam Projelerini ve nihayet BOP’u hatırlıyoruz. ABD’nin projeleri ile NATO’yu ayrı tutmak ne yazık ki mümkün değil.
Üstüne Ankara Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye ve Irak Özel Temsilcisinin, ‘Hazar’dan Akdeniz’e zengin yer altı kaynaklarının işletilmesi projesini’ ekleyin. Trump’ın birinci başkanlık döneminde 2020 Ocak ayındaki NOTEME (Orta Doğu Nato’su) teklifi BOP ile birlikte değerlendirildiğinde; Rusya’ya karşı Boğaz’da üs, Orta Doğu için de Adana’da kolordu kurulması NATO-ABD menfaatleri için Türkiye’nin her iki bölgede tehlikeye atılması ve kendi elimizle tehdit oluşturulmasına hizmet eder. ‘Kanlı Sınırlar’ haritalı BOP’ne iktidardaki AKP en üst düzeyde sahip çıktı. Proje, iktidara gelmeden önce kurulan küresel ilişkilerin sonucu girilen angajmanlar ve içeride karşılaştığı dinamik güçlerin direncini bertaraf etmek için sarıldığı bir yılan oldu denebilir. Anlaşılan odur ki AKP, bölgedeki Müslümanların BOP’a ikna edilmesinde bir araç olarak kullanılmak istenmiştir.
Bu yıl haziran başında Antalya Diplomasi Forumu’nda Sayın Erdoğan’ın Pakistan ve Katar liderleri ile yaptığı görüşmede “Yeni ve sağlam temelli bir bölgesel güvenlik mimarisi oluşturmak gerekir” yönündeki açıklaması bize Trump’ın ‘NATOME’ projesini tarif etmektedir. Ankara’daki NATO Liderler Zirvesi’ne üye olmayan Bahreyn, Kuveyt, Katar ve BAE’nin bakanlar ile resmi programda yer alması, Suriye Devlet Başkanı’nın ise gayrı resmî temaslarda bulunması; geçen sayımızdaki uyarımızın tersine gelişmeler olarak düşündürücüdür. NATO üyesi Avrupalı devletlerin, Orta Doğu NATO’su ve Asya-Pasifik NATO’suna mesafeli yaklaşmaları; ABD’yi Türkiye’nin de içinde bulunduğu zikredilen devletlerle Orta Doğu NATO’su oluşumuna itmiş olması ihtimal dâhilindedir. İşte tüm parçalar birleştirildiğinde; BOP’un bir parçası olacak şekilde oluşturulmak istenen şimdilik böyle bir Orta Doğu NATO’su ile küresel sömürgeci güçlerin bölgede ileri karakolluğuna mı soyunulmuştur? Bir görevi de İran ve vekil güçlerinin (Şii Hilali) etkisini ortadan kaldırmak ve İsrail’in güvenliğini teminat altına almak mıdır? Tüm bunlar NATO 3.0’ın işaretleri gibi anlaşılıyor. Değilse sadece NATO harcamalarında daha çok Avrupa’nın katkısı gibi anlaşılamaz. Aslında Trump, NATO’nun Amerika için ne demek olduğunu Orta Doğu NATO’su teklifi ile ifade etmektedir. İroni ile bir bakıma NATO-ME (Ben NATO’yum veya NATO benim) demektedir. Türk kamuoyu bu konularda bilgilendirilmeli ve varsa böyle bir düşünce derhal vazgeçmek hayati derecede önemlidir. Aksi halde kendimiz ile birlikte bölgeyi de büyük bir felakete sürüklemiş olacağız.
NATO KARARLARI TARİHİ KOMŞULUK İLİŞKİLERİMİZİ ZEHİRLEYECEK.
Sovyetler Birliği’nin başını çektiği Varşova Paktı’na karşı kurulan NATO, bu paktın dağılması ile varlığı sona erdi diye beklenirken, hedefine yeni bir düşman koydu. Türkiye NATO üyesi bir ülke, ama özellikle Rusya ve İran ile olan ilişkilerinde düşmanca politikalara sebep olacak açıklamalar yapmaktan kaçınmayı gerektiriyor. Özellikle Dışişleri Bakanı Fidan’ın Lübnan, Filistin, Suriye, İran, Ukrayna meseleleri gibi bütün sorunlarda “İki liderin senkronizasyon içerisinde bulunması, bir ortak anlayışla pratik ortaya dökmeleri fevkalade önemli”, “İran uzun süredir bu ülkelerde vekiller bulundurarak önleyici bir güvenlik politikası yürüttüğünü iddia ediyor, tıpkı İsraillilerin güvenliklerinin bir parçası olarak bölgenin geri kalanını işgal etmesi” gibi sözleri sorumlu ifadeler olarak değerlendirilemez. Nitekim bu sözler İran Dışişleri sözcüsünün tepkisine sebep oldu. Bu ifadelerin Rusya ve İran ile ilişkilerin bozulmasına sebep olabileceği endişe kaynağı. Öte yandan CAATSA yaptırımlarının kaldırılması, F-35 satımı, Kaan uçak motoru tedariki, modernize edilmiş F-16 satımı gibi konularda Türkiye’ye hediye ile gideceğini açıklayan Trump, giderken bunları düşüneceğini söyleyerek beklentileri boşa çıkardı. Elbette satın alabilmek de önemli ama, bazı aklı evveller de üretim ortaklığından çıkarılmamızı unutmuş gibi sevindirik oldular. Üstüne üstlük zirvenin imzalanan sonuç bildirgesinde yer alan; ‘NATO’nun 5. Maddesine sarsılmaz bağlılığın’ tekrarı, ‘Rusya’nın uzun vadeli tehdit olarak kabulü’, ‘2026 için Ukrayna’ya 70 milyar Euro’luk destek verileceği’, ‘Hürmüz’de eksiksiz seyrüsefer özgürlüğünün sağlanması’ ve ‘İran’ın kesinlikle nükleer silaha sahip olmasının engellenmesi’ hususları Rusya ve İran ile olan ilişkileri bozabilecek mahiyettedir. Öte yandan Trump yönetiminin İsrail ile birlikte İran’a saldırısı karşısında İran’ın da cevap vermesi hâli göz önüne alındığında 5. Madde kapsamında Türkiye de ABD’ye destek mi verecektir? Kaldı ki İran’ın nükleer silaha sahip olması kötü de İsrail’in sahip olması iyi midir? Ukrayna’ya yapılacak böyle bir yardım, uzun vadeli tehdit olarak kabul edilen Rusya tarafından nasıl karşılanacaktır? Bunlar olup biterken Putin’in sözcüsü Dmitry Peskov’un olumlu sayılabilecek sözlerinin aldatıcı olabileceği göz önünde bulundurularak Rusya bu işin neresinde sorusunu akıllara getiriyor. Türkiye’deki askerî darbelerin arkasında olan, Kıbrıs’taki haklı davamızda bizi yapayalnız bırakan, Ergenekon ve Balyoz kumpas davaları ve 15 Temmuz darbe girişimi ile silahlı kuvvetlerin içinin boşaltılması, tarihsel hiyerarşik yapının bozulması, gladionun/derin devletin sebep olduğu iç karışıklıklarda NATO üyesi ülkelerin rolü unutulamaz. Vatandaşlarımız, Türk ve İslam Dünyası, tüm mazlum milletler Millet Partisi’nin kuracağı vesayetçi olmayan, meşruiyetini milletten alan, hakkın ve haklının yanında duran, tam bağımsız, özgür, tek dişi kalmış savaş değil barış medeniyeti kurucusu ‘Muhteşem Türkiye’nin yollarını ‘bir seher yeli gibi’ gözlemektedir. Millet Partisi kadrolarının bu ağır, ama şerefli görevi yerine getireceğinize inancımız tamdır. Devleti, Milleti, sivil ve asker tüm kurum ve kuruluşları ile Türk Milletinin tarihi misyonuna hizmetkâr olacağı millî iktidar tek kurtuluş reçetesidir.
