Ramazan Ayı ve Bayramını İdrak Etmenin Anlamı
Dünyanın, özellikle de bölgemizin bir ateş çemberinde kavrulduğu; Trump ve Netanyahu hükümetlerinin İran’a yönelik vahşet düzeyine varan saldırıları altında bir Ramazan ayını ve Ramazan Bayramı’nı idrak ettik. Bu vesileyle bir kez daha okurlarımızın Ramazan Bayramı’nı tebrik ediyoruz. Temennimiz odur ki bu mübarek günler; yaşadığımız kaotik gelişmeleri doğru okumaya, varlık sebebimizi ve sorumluluklarımızı idrak etmeye, yalnızca Allah’a yönelmeye ve O’nun iradesine teslim olmaya vesile olsun. İnanç, akıl, ilim, sabır ve hikmetle yeniden yeryüzüne varis olmanın yolu olan sekînete ve salih amellere sarılmayı mümkün kılsın.
“Hukuki ve Siyasi Altyapı” Gafleti
Terörist başının ilk günlerdeki örtülü ve nispeten yumuşak taleplerinin, sözde Meclis komisyonunun ziyareti sonrasında buyurgan bir dile ve açık talimatlara dönüştüğü görülmektedir. Meclis Başkanı’nın açıklamaları dikkate alındığında, Gazi Meclis’in mirasçısı konumundaki bugünkü yapının, bu talimatlar doğrultusunda terör unsurları için “hukuki ve siyasi altyapı” hazırlığına bayram sonrası hız vereceği anlaşılmaktadır.
Bu durum, sahada faaliyet gösteren kurumların terör yapılanmalarının tamamen tasfiye edildiği kanaatine vardığı izlenimi oluşturmaktadır. Ancak aziz millete, bu tasfiyeye dair bugüne kadar tatmin edici bir açıklama yapılmamıştır. Akıl, vicdan, adalet ve şehit-gazi hukukuna bağlılık gibi temel değerlerin göz ardı edilmesi, ciddi bir meşruiyet krizine işaret etmektedir. Bu süreçte izlenen siyaset, rahmanî değil şeytanidir; aksine, toplumsal vicdanla çelişen bir mahiyet arz etmektedir. Devlet aklı söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışılan bu yaklaşım terk edilmediği takdirde, yaşananlar tarih nezdinde ağır bir sorumluluk olarak kayda geçecektir.
Gerçekte ise terör örgütü liderinin, örgütü kurduğu ideolojik zeminden farklılaştığına dair somut bir veri bulunmamaktadır. Nitekim yaptığı açıklamalarda “silah yerine siyasetin belirleyici olacağı yeni bir dönemin başladığı” vurgusu, stratejik bir taktik değişikliğine işaret etmektedir. Sahadaki gerçeklik de bunu doğrulamaktadır: Sözde feshedildiği ilan edilen yapılar, özellikle Suriye’de varlıklarını sürdürmekte; Türkiye’de kırmızı bültenle aranan isimler PYD/YPG bünyesinde resmi pozisyonlara getirilmektedir. Bu unsurların dağıtılmadan Suriye ordusuna entegre edilmesi, fiilî durumun devam ettiğini göstermektedir.Suriye’de Trump’ın deyimi ile “kullanıma elverişli” bu yapının, bir çıbanbaşı olarak varlıklarını devam ettirmeleri istenmektedir.
Bölgesel Siyaset ve Ayrışma Stratejileri
Bölgedeki gelişmeler, yalnızca askerî değil; aynı zamanda diplomatik ve ideolojik bir yeniden yapılanma sürecine işaret etmektedir. Türkiye iç siyasetinde dile getirilen “statü” tartışmalarına paralel olarak, bazı çevrelerin “bölgesel diplomasi masası” çağrıları, ulus-devlet yapısını aşındırabilecek niteliktedir. Suriye’deki özerklik taleplerinin “geçici” söylemlerle yumuşatılması, stratejik hedeflerin ertelenmiş olduğunu göstermektedir.
Bu çerçevede, bölücü yapıların dış aktörlerle kurduğu ilişkiler dikkat çekicidir. ABD ile kurulan pragmatik ittifaklar, “özgürlük” söyleminin selektif biçimde kullanıldığını ortaya koymaktadır. Bu durum, bölgesel dengelerin dış müdahalelere açık hâle geldiğini göstermektedir.
Epstein Meselesi ve Küresel Gündem
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları öncesinde, uluslararası kamuoyunda tartışılan Epstein skandalının gündemden düşürülmesi dikkat çekicidir. Epstein’in uçağının Türkiye’ye defalarca iniş-kalkış yaptığı bilgisi dikkate alındığında, bu süreçteki yolcu kayıtlarının şeffaflığı önem arz etmektedir.Eğer bu geliş- gidişlerde bunlara bir ayrıcalık sağlandıysa, bunda payı olan herkes, ucu nereye kadar giderse gitsin mutlaka hesap vermelidir. Türkiye, ABD’de görülen davaya hukuken müdahil olmalı ve hedef ülke olarak belirlenen Türkiye, Türkmenistan ve tüm dünya mazlum çocuklarının savunuculuğunu üstlenmelidir. Uluslararası hukuk çerçevesinde bu konunun araştırılması ve sorumluların hesap vermesi gerekmektedir.
Türkiye’nin, söz konusu davalara müdahil olarak yalnızca kendi vatandaşlarının değil, küresel ölçekte mağdur edilen çocukların da hakkını savunması beklenirdi. Ancak bugüne kadar bu yönde güçlü bir siyasi irade ortaya konulamamıştır.
Savaşın Seyri ve Türkiye’nin Konumu
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve İran’ın karşılık vermesiyle genişleyen çatışmanın kısa vadede sona ereceğine dair güçlü bir işaret bulunmamaktadır. Hürmüz Boğazı’ndaki sevkiyatın kısıtlanması ve bölgedeki ABD üslerinin hedef alınması, savaşın yayılma riskini artırmaktadır.
Türkiye’nin bu süreçte doğrudan taraf olmaktan kaçınarak, bölgesel barış eksenli bir politika izlemesi gerekmektedir. Aynı zamanda askerî kapasitesini güçlendirmesi, özellikle yerli hava savunma sistemlerini tamamlaması stratejik bir zorunluluktur.
Böylesine kritik bir zamanda siyasi iktidara düşen tarihi görevler en azından bundan sonra yerine getirilmelidir. Türkiye’nin tarihi, askeri, manevi gücü elbette inkâr edilemez. Ancak kabul etmek gerekir ki; şu anda oyun kurucu bir rol üstlenme iradesinden ve gücünden siyaseten mahrumdur. Millete dayanan milli bir iktidarın bulunmayışı, iktidarını malum küresel güçlerin icazetinde ve meşruiyetinde arayan, vesayet altındaki yönetim mevcut imkân ve kabiliyetlerin de hakkıyla kullanılmasını imkânsız hale getirmektedir.
Türkiye bu savaşta ABD-İsrail saldırılarının yanında yer almamalı, dost ve kardeş ülkeler ile bu ülkelerdeki etnik yapıların da aynı şekilde tavır almasını sağlamalıdır. Gerek Türkiye ve gerekse de Azerbaycan hava sahasında düşürülen füzelerin bayatlamış bir oyun olduğunun farkında olunması ümit vericidir.
İsrail’in Ramazan ayında Müslümanların ibadetini engellemek amacıyla Mescid-i Aksa’yı kapatmasının ardından, sanki İran Mescid-i Aksa’ya saldırmış gibi bir algı oluşturularak hem İslam dünyasının İran’a karşı kışkırtılması hem de bu vesileyle İslam’ın üçüncü en kutsal mekânından “kurtulunmuş” olacağı yönündeki yorumlara karşı müteyakkız olunmalıdır.
Türkiye, NATO üyesi olmakla birlikte, hava savunması konusunda başka ülkelerin silahlarına ihtiyaç duymadan, “Çelik Kubbe” olarak ifade edilen hava savunma sistemini bir an önce kamilen tamamlayıp her türlü saldırıya karşı hazır olmak zorundadır.
Savaşın Teolojik Boyutu
Savaşın yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda teolojik bir arka plana sahip olduğu, bizzat Batılı yorumcular tarafından dile getirilmektedir. Bu durum, modern savaşların ideolojik ve inanç temelli motivasyonlardan bağımsız olmadığını göstermektedir. Dolayısıyla mesele, klasik güç mücadelesinin ötesinde, medeniyetler arası bir anlam krizine işaret etmektedir.
Uluslararası Tepkiler ve Diplomasi Eksikliği
Bizzat Amerikalı gazeteciler savaşın kopkoyu bir dini fanatizmle yapıldığını açıkça ilan etmektedirler. Trump destekçilerinden olan Tucker Carlson’ın ifadeleri şayanı dikkattir: “Bugün Amerikan askeri komutanların birçoğunun, savaşın arifesinde birliklerine, çünkü İsa’nın bunu yapmalarını istediğini ve bunu yaparak tarihin sonuna, Armageddon’a, son günlere yol açacak bir dizi olayı başlatacaklarını söylediklerine dair haberleri okumuş olmalısınız…”, “Bu savaş, insanlık için yeni bir çağın, yeni bir dünyanın başlangıcını işaret ediyor. Bu nedenle, bu tür savaşlar özünde teolojiktir. İster seküler ister dini olsun, yine de teolojiktir. Bunlar inanç meseleleridir.”
Ne yazık ki bu insanlık dışı saldırılara ve arkasındaki teolojik gerekçelere karşı en sert tepki, Türkiye’den değil, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’den gelmiştir.
Sanchez, “Dünyayı ateşe verenleri destekleyip, ardından o yangının çıkardığı dumandan şikâyet edemezsiniz.” diyerek tüm dünyaya “Savaşa hayır” çağrısında bulunmuştur. Veya İtalyan siyasetçi Ugo Rossi: “ABD, Nil’den Fırat’a kadarki toprakları ele geçirme planları olan İsrail uğruna Orta Doğu’daki müttefiklerinin korunmasını açıkça feda ediyor. Körfez ülkelerinin artık İsrail ve ABD’ye karşı birleşme ve onların piyonu olmaktan vazgeçme zamanı geldi. Umarım ABD’nin kölesi olmaktan vazgeçerler.” demiştir.
Dikkat çekici bir şekilde, söz konusu saldırılara yönelik en sert eleştiriler Türkiye’den değil, Avrupa’daki bazı siyasi aktörlerden gelmiştir. Bu durum, Türkiye’nin diplomatik etkinliğinin sınırlı kaldığı yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir.
Türkiye’nin hem diplomatik kanallar hem de sivil toplum aracılığıyla uluslararası kamuoyunu etkileyebilecek bir kapasite inşa etmesi gerekmektedir. Bu, yalnızca devletler arası ilişkilerle değil, aynı zamanda kültürel ve entelektüel etkileşimle mümkündür.
Çare: Milli İktidar ve Siyaseti Yeniden İnşa Etmektir
Bölgemizin derin bir kriz ortamından geçtiği bu süreçte; Türkiye’de ekonomik, siyasal ve toplumsal alanlarda yaşanan sorunlar karşısında mevcut siyasal yapıların yeterli bir performans sergileyemediği görülmektedir. İktidar ve ana muhalefet, yapısal sorunlara çözüm üretmekte yetersiz kalmaktadır.
Bu çerçevede çözüm, millete dayanan, bağımsız ve milli bir siyasi iradenin inşasından geçmektedir. Türkiye’nin tarihî birikimi ve potansiyeli, ancak bu nitelikte bir yönetim anlayışıyla etkin bir güce dönüşebilir.
Çare Millet Partisi’nin ‘Muhteşem Türkiye’ hedeflerini gerçekleştirecek millet kadrolarının, millete dayanan milli iktidarından geçmektedir.

2 Yorumlar
hayırlı olsun. okuru bol olsun.
Hayırlı olsun. Milletimizin uyanışına vesile olsun inşall
ah