İslam dini adına hareket ettiğini zanneden Siyasal İslam ya da Radikal İslam akımı ve hatta terör örgütleri emperyalist gücün jeopolitiğine hizmet etmişler, ancak İslam dininin insanlığa müjde olması gereken hiçbir değerine hizmet etmemişlerdir. İşte bu jeopolitikte din istismarıdır.
Jeopolitik; devletlerin kaynakları, maddi ve yumuşak gücü ve coğrafyası gibi faktörlerin, güç dengelerini kararları nasıl etkilediğini kapsayan bir kavramdır. Tarih boyunca ve günümüzde küresel çaptaki konjonktürel gelişmeler jeopolitiğin tüm boyutlarını kapsamaktadır. Son yüzyıllık tarihimizde küresel jeopolitik gelişme ve ilişkilerde önemli bir yer işgal eden Enerji Jeopolitiğini geçen sayıda irdelemiştik. Bu sayıda Jeopolitikte Din’in yerini irdelemeye gayret göstereceğiz. Bu çalışmada amacımız dinin jeopolitik anlamda siyasi maksatlarla kullanılmasına ya da istismar edilmesine dikkat çekeceğiz.
Tarih boyunca din ve onun özünü teşkil ettiği medeniyetler çatışması eksik olmamıştır. Meşhur Haçlı Seferleri, Fransa ve İngiltere arasındaki Yüz Yıl Savaşları, 16 ve 17. yüzyıllar boyunca Avrupa kıtasında ve İngiltere’deki Protestan ve Katolik Savaşları, Fransa’daki Valdai Savaşları ve Almanya’daki Protestanlar ve Katolikler arasındaki 30 Yıl Savaşlarının tümü dini sebeplerle cereyan etmiştir. Bu savaşların hemen hepsinde vahşet, soygun, katliamlar yaşanmış, milyonlarca insanın hayatı hunharca yok edilmiştir. Aynı Avrupa Endülüs’teki İslam nüfuzunu ortadan kaldırmak için dünyada eşine az rastlanır ölçüde vahşet işlenmiştir. Tüm bunların sonunda bugünün Avrupası oluşmuştur. Diğer yandan Yahudi sürgünlerinden 2000 yıl sonra günümüze Siyonizm adıyla küresel ölçekte jeopolitik yansımaları olmaya devam etmektedir.
Jeopolitik değişimde din faktörü 20. yüzyılda üç alanda küresel dengeleri etkilemeye başlamıştır. Birincisi soğuk savaş sonrasında İslam dinine yönelik istismar siyaseti, ikincisi ise 20. yüzyılda sahneye çıkan Siyonizm, üçüncüsü coğrafyamızda Ekümeniklik iddiasıdır.
Yeşil Kuşak ve Din İstismarı
İnsanlık aleminin en büyük kutuplaşması soğuk savaş yıllarında yaşanmıştır. Küresel denge süper güçlerin kurduğu düzen ile sağlanmıştır. Bu döneminde taraflar din Jeopolitiğini canlandırmıştır. Her iki Blok da yumuşak güç unsurlarını kullanarak karşılıklı yıpratma siyaseti uygulamıştır. SSCB tarafı kendi kenar kuşağını güvenceye almak üzere Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Orta Asya’daki Müslüman ülkelere anti-emperyalist söylemlerle yaklaşarak, bir “Yeşil Kuşak” oluşturmuştur. ABD tarafı ise 1970’lerin ortasından itibaren söz konusu Yeşil Kuşak teorisini sahiplenmiş ve Rusya’yı çevreleyen Müslüman ülkelerde, komünizmin İslam ile bağdaşmayan yönlerini telkin ederek Rusya’yı kuşatmayı hedeflemiştir.
ABD’nin Yeşil Kuşak girişimi ilk askeri sonuçlarını Afganistan’da vermiştir. Afgan Mücahitlerini silahlandırarak, Rusya’nın bu ülkeyi 9 yılda terk etmesini sağlamıştır. Yeşil Kuşak Afganistan ile sınırlı kalmamış, Pakistan ve petrolün de etkisiyle çoğu Ortadoğu ülkesi bu çembere girmiştir. Bu süreçte Suudi Arabistan önemli bir rol oynamış, ABD’nin Yeşil Kuşak maskesiyle Mısır dahil diğer bölge ülkelerine nüfuzu kolaylaşmıştır. Masum görünümlü Yeşil Kuşak teorisi çok geçmeden Taliban veya El Kaide gibi radikal yapılara evirilmiştir. Bu değişimin mimarı ABD değilse bile onun kullanışlılığından en çok ABD yararlanmış ve yararlanmaktadır.
Siyasal İslam, Radikal ve Cihatçı Terör
Önceleri Ilımlı İslam olarak adlandırılan akım zamanla Siyasal İslam’a evrilmiştir. Ilımlı İslam teorisi, İslam’ın hoşgörülü, modern ve barışçı bir şekilde yorumlanmasını savunan yaklaşımdır. Bu teori dini değerlerin toplumda uyum ve hoşgörü çerçevesinde uygulanmasını teşvik eder. Dini inançlarla laiklik, insan hakları ve kadın hakları gibi çağdaş değerlerin uyumunu ister. Ancak Müslüman dünyada bu anlayış giderek yerini Siyasal İslam anlayışına terk etmeye başlamıştır. Kaynaklar Siyasal İslam’ı “Kur’an’ın akıl süzgecinden geçirilerek okunmasına, yorumlanmasına karşı çıkan, bütün gücünü Kur’an’ın harfiyen uygulanmasını ve peygamber zamanına dönülmesini, ancak bu yolla yeniden ‘altın çağın yaşanacağının savunulması” şeklinde tanımlamaktadır. Taliban ve El Kaide ile başlayan süreç sonrasında Ortadoğu’yu kasıp kavuran İŞİD yapılanmasını doğurmuş, başta Irak ve Suriye olmak üzere Türkiye dahil Müslüman vatandaşı olan tüm ülkeleri ürkütmeye başlamıştır.
Özetle Soğuk savaş sonrasında Batı yeni risk ve tehdidin; Kuzey Afrika, Ortadoğu, Orta Asya’dan oluşan Müslüman aleminden geleceğine karar vermiştir. Huntigton “Medeniyetler Çatışması” adlı kitabında, soğuk savaş sonrasındaki dünyada nüfus ve ekonomik güç olarak gelişme potansiyeli gösteren İslam dünyasını, Batı için hayati önemde tehdit olarak göstermektedir. Bu nedenle küresel emperyalist Batı’nın “din jeopolitiği” bu olası gelişmeyi önleme üzerine kurulmuştur. Yeşil Kuşak politikası ile yola çıkan küresel güç, Yeşil Kuşağı kendi amaçlarına uygun Siyasal İslam’a ya da Radikal İslam’a dönüşmesine yön vermiştir. Sonuçta İslam dini adına hareket ettiğini zanneden Siyasal İslam ya da Radikal İslam akımı ve hatta terör örgütleri emperyalist gücün jeopolitiğine hizmet etmişler, ancak İslam dininin insanlığa müjde olması gereken hiçbir değerine hizmet etmemişlerdir. İşte bu jeopolitikte din istismarıdır.
Ekümen Patrik
Diğer bir “din jeopolitiği” İstanbul Patriğinin Ekümeniklik statüsüne kavuşturulmasıdır. Ekümen Patrik Ukrayna dahil tüm Ortodoks dünyasının ve ilave olarak Türkiye dahil birçok Müslüman coğrafyanın “Vatikan”ı olması demektir. Ruhban Okulunun açılışını müjdelemenin ne denli tehlikeli bir kapı açtığının farkında olunup olunmadığını bilmiyoruz. Bu alanda ABD’nin bir jeopolitik hedefi de Rus Ortodoks Kilisesini küresel etkisizleştirmektir. Patrikliğin Ekümenik statüsü Müslüman coğrafyada başka gelişmelere zemin teşkil edebilecektir. Örneğin; Türkiye’de giderek güçlenen tarikat ve cemaatlerin Ekümenik yapıya benzer şekilde sosyal, ekonomik, siyasal, dini ve kültürel alanlarda meşru nüfuz sahibi olmasının yolunu da açması pek muhtemeldir.
Arz-ı Mev’ud ve Evanjelizm
Dini Jeopolitiğin diğer çarpıcı örneği İsrail’in Arz-ı Mev’ud siyaseti ve Hristiyan alemdeki destekçisi Evanjelizmin küresel gücüdür. İsrail bir din devletidir, tüm eylemlerinin arkasında dini motivasyon bulunmaktadır. Halen İsrail’in yayılmacı politikasının temelinde Tekvin Kitabının vadettiği “Arz-ı Mev’ud” haritası vardır. Aslında sadece Filistin’in vadedilmiş toprak olmasına rağmen Tekvin bunu “Nil’den Fırat’a” kadar uzatmıştır. Önemli olan bir din devleti olan İsrail’in Tüm Ortadoğu’nun istikrarsızlığının baş mimarı olmasıdır. İsrail’in din jeopolitiği bununla sınırlı kalmamakta, arkasına Evanjelizm gibi küresel bir güç yer almaktadır.
Evanjelizm Hristiyan toplumunun tutucu kanadıdır, sayıları 500 milyondur ve ABD’de yönetime hakimdirler. Bunlar, Yahudilerin Tanrı’nın seçilmiş halkı olduğu, kutsal toprakların Yahudilerin malı olduğu, Yahudilerin Mesih’in gelişi ile birlikte bir dünya egemenliğine ulaşacakları gibi kehanetlerini tamamen kabul ederler. Armagedon savaşına inanırlar. Bu konuda kendilerine düşen en büyük misyonun ise Yahudilerin egemenliğine destek olmak olduğunu düşünürler. Günümüzdeki İsrail katliamlarına Hristiyan aleminin destek olmalarına ya da sessiz kalmasına şaşırmamak gerek. İşte bu hakikat tam anlamıyla din jeopolitiğidir.
Sonuçta, küresel çatışmaların özünün ideoloji olduğu gerçeğini bir kez daha görüyoruz. Emperyalizmin jeopolitik öngörüsü; bir yandan kendi değerlerini dünyaya hakim kılarken, diğer yandan gerçek İslam’ın canlanıp, çağımız insanının kurtuluşu olmasını önlemeye çalışmaktadır. Bu nedenle; din istismarına fırsat vermeyen, insanlığa hiçbir faydası olmayan safsatalardan ve radikalleşmeden uzak, çağın tüm ihtiyaçlarına cevap veren ve bu anlamda kendi rönesansını tamamlamış bir İslam’ın hedeflenmesi, onu küresel jeopolitik mücadelede en saygın yerine yükseltecektir.
