Türkiye’de temel sorun eğitim kurumlarının eksikliği değil, sistemdeki kurumların sağlıklı işlememesi ve yönetilmemesidir. Özellikle denetim, ölçme ve değerlendirme alanlarında ciddi zafiyetler bulunmaktadır.
Mustafa KARAŞAHİN / Eğitim Uzmanı
Giriş
Eğitim bir toplumun gelecekte var olmasını, ilerlemesini ve refahını sağlayan en önemli toplumsal meseledir. Ne yazık ki ülkemizde ideolojik saplantılar yüzünden gerçek kaybolduğu için eğitim konusunda sağlıklı bir tartışma ortamı oluşmuyor. Oysa günümüz realitesine göre davranmak toplumun bütün kesimlerinin görevidir.
Kabullenmemiz gereken birinci gerçekliğimiz eğitim sistemi ile toplumun gerçek ihtiyaçları arasında ciddi bir kopukluk olmasıdır. Çünkü siyasiler eğitim meselesini uzun vadeli bir kalkınma konusu olarak değil, kısa vadeli politik öncelikler içinde değerlendirmektedir.
Bu durumun en belirgin örneği Türkiye’de eğitim sisteminin uzun yıllardır “iyi okul, iyi diploma, iyi iş” zinciri üzerine kurulmasıdır. Bu politikada ısrar edilmesi sonucunda üniversitelerin düşünce üretme ve toplumu dönüştürme gücü nerdeyse kaybolmuştur. Değişen dünyanın ihtiyaçlarına uygun düşünce üretilemediğinde eğitim kurumları da işlevini kaybetmeye yüz tutmuştur. Oysa gelişmiş toplumlar, üniversitelerini yalnızca diploma veren kurumlar değil; bilim, teknoloji, şehircilik, ekonomi ve kültür üreten merkezler hâline getirmiştir.
Türkiye’de temel sorun eğitim kurumlarının eksikliği değil, sistemdeki kurumların sağlıklı işlememesi ve yönetilmemesidir. Özellikle denetim, ölçme ve değerlendirme alanlarında ciddi zafiyetler bulunmaktadır. Eğitimde başarıyı gerçek anlamda ölçemiyoruz. Sonuçta sorunlar büyüyor, birbirini besliyor ve adeta metastas yapıyor.
Particilik ve kutuplaşmanın hayatın her alanına hâkim olması eğitim sistemini de doğrudan etkilemektedir. Sanki eğitim sistemi “ganimet” mantığını toplumsal bir alışkanlığa dönüştürmektedir. Üretmeden paylaşmaya dayalı anlayış sürdürülebilir değildir. Kaynak azaldığında sistem de kriz üretmeye başlamaktadır.
Eğitimde yaşanan sorunların temelinde siyasilerin, toplumun kısa süreli ve çıkar amaçlı görmek istediği dili kullanması yatmaktadır. İdeolojik saplantılar, gerçek problemlerin önüne geçmekte; böylece hakikatin yerini sloganlar almaktadır.
Aslında “Evlatlarımızı yitiriyoruz, aynı ülkenin çocukları, aynı geleceğe değil; farklı imkânların çizdiği ayrı kaderlere hazırlanıyor.” gibi cümleler, toplumsal bir uyarıdır. Çünkü bir toplumda çocukların hayatı, güvenliği ve geleceği tartışma konusu hâline gelmişse, bu olayları münferit olaylar olarak değerlendirmek zordur.
Göz göre göre ve içimiz sızlayarak evlatlarımızı her yönden yitiriyoruz. Toplumun çoğunluğu bunu görüyor hissediyor. Toplumsal çözülmeyle birlikte yaşadığımız bu yitim hepimizi üzüyor. Buna rağmen tek yapabildiğimiz maalesef çaresizliğimizin her kesimce dillendirilmesi.
Bir toplumda geleceğin teminatı çocuklar güvende değilse, mesele artık sadece güvenlik değil; o toplumun kurduğu düzenin mahiyetiyle ilgilidir. Bugün eğitim üzerine konuşurken, meseleyi sadece “okul güvenliği” başlığına sıkıştırmak, gerçeği daraltmak olur. Asıl sorun daha derinde ve daha yapısaldır.
Eğitimde İki Ayrı Türkiye
Özel okullar ile devlet okulları arasında giderek belirginleşen fark ve uçurum artık gizlenemeyecek yapısal bir soruna işaret etmektedir. Aradaki uçurum, yalnızca fiziki imkânlar arasındaki fark değildir. Aynı zamanda bir zihniyetin, bir tercihin sonucudur. Çünkü eğitim, kamusal bir hak olmaktan çok, satın alınabilir bir ayrıcalığa dönüşmektedir.
Devlet okullarının niteliği geriledikçe, toplumun refleksi de değişmektedir. Veliler, dişinden tırnağından artırarak çocuklarına daha iyi bir gelecek kurmak için onları daha iyi okullara veya dershanelere göndermeye çalışıyor. İnsanların bu çabası, bireysel bir fedakârlık hikâyesi gibi anlatılıyor. Peki ya bunu yapamayanlar?
Bu tabloyu başka bir açıdan okumak gerekir. Bir toplumda insanlar, kamusal bir hizmete güvenemedikleri için kendi imkânlarıyla alternatif üretmeye çalışıyorsa, orada kamusallık zayıflamış demektir. İşte eşitsizliğin en görünür ve en sert yüzü tam burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü eğitimde fırsat eşitliği, sadece aynı kapıdan içeri girmek değildir; aynı imkânlarla ilerleyebilmektir. Bugün o kapıdan giren çocuklar, bambaşka dünyalara dağılıyor.
Eğitim, eşitleyen bir mekanizma olmaktan çıkıp ayrıştıran bir sürece dönüştüğünde, pedagojik bir sorun değil, toplumsal adalet sorunudur. Eğitim sisteminin, bireylerin imkânlarına göre ayrışması, “eğitimde fırsat eşitliği”nin bir söylemden ibaret kalması demektir.
Bu noktada asıl kırılma, yalnızca sistemin sonuçlarında değil, onu yönetenlerin tercihlerindedir. Şu sorunun eğitim bağlamında sorulması hayati bir öneme sahiptir, “Kamu politikalarının; eğitim yöneticilerinin ve kamudaki diğer yöneticilerin, öğretmenlerin, ekonomik olarak ayrışan zenginlerin eğitimle ilgili olarak kendi çocukları için yaptıkları tercihlerden bağımsız olması mümkün müdür?” Yani, “Kamu adına politika üretenler, eğitimde kendi çocukları için neleri tercih ediyorlar?”
Eğer bir eğitim sistemi, onu yönetenler, onu tasarlayanlar ve uygulayıcıları tarafından dahi tercih edilmiyorsa, orada sadece bir güven sorunu yoktur; aynı zamanda bir inandırıcılık sorunu da vardır. Kamusal eğitimden sorumlu olanlar tercih etmedikleri bir modeli milyonlarca çocuğa sunması, eşitlik fikrini zedelemektedir. Tercih edilen eğitim kurumlarının her yönden kendilerine bağlı ve ilgili mevzuat tarafından yönetildiğini söyleseler de bu durum, ahlaki bir meseledir. Eğer kamunun hizmet sunduğu eğitim kurumlarında sorun yoksa, imkanı olanların tercihleri niçin başka eğitim kurumları oluyor?
Ayrışmanın Yansımaları
Bugün karşımızda iki ayrı tablo var: Bir tarafta bakımsız okullar, temizlik personeli eksikliği, velilerden toplanan katkı payları, bakım-onarım bekleyen binalar. Diğer tarafta bakımlı okullar, güvenlik görevlileri, sağlık birimleri, düzenli beslenme imkânı, yüzme havuzları…
Bu iki tabloyu yan yana koyduğunuzda, aslında iki farklı okuldan değil, iki farklı “gelecek tasavvurundan” söz ettiğimizi fark edersiniz. Çünkü eğitim, sadece bugünü değil; yarını da inşa eder. Eşitsiz bir eğitim sistemi, eşitsiz bir toplumun en güçlü göstergesidir.
Daha da çarpıcı olan şudur; bu ayrışma büyük krizlerle değil, küçük eksikliklerin birikmesiyle oluşmaktadır. Bir okulda temizlik görevlisinin olmaması… Bir başka okulda çocukların ücretsiz bir öğün yemeğe erişememesi… Bir başka yerde güvenlik açığı…
Bunların her biri tek başına “küçük sorun” gibi görülebilir, ama bir araya geldiklerinde çocukların hayatını, sağlığını ve geleceğini belirleyen büyük bir eşitsizlik düzenine dönüşmektedir. Nitekim bugün toplumsal aynaya baktığımızda gördüğümüz; eğitim, eşitleyen değil; ayrıştıran bir mekanizmaya dönüşmektedir. İşin belki de en çarpıcı tarafı bu sürecin yaygınlaşması ve toplum tarafından çaresizce kabullenilmesidir.
Osmanlı’nın son dönemine ait tarihsel bir ironiyi hatırlamak bu yüzden anlamlı: “Şu mektepler olmasaydı, ben bu maarifi ne güzel idare ederdim.” Bu söz, bir dönemin bürokratik zihniyetini eleştirirken söylenmişti. Bugün ise başka bir soruyu düşündürüyor: “Acaba sorun okullar mı, yoksa okulları bir yük olarak gören anlayış mı?”
Sonuç
Eğitim sistemi, bir ülkenin en temel adalet mekanizmasıdır. Eğer bu mekanizma bozulursa, toplumsal eşitsizlikler sadece artmaz; kalıcı hâle gelir. Bugün geldiğimiz noktada eğitim sistemi, çocukları eşitleyen değil; onları farklı başlangıç çizgilerine yerleştiren bir yapıya dönüşüyor.
Bu yüzden eğitimde yaşananlar, bir “sektör sorunu” değil, bir toplum meselesidir. Şu zor soruların cevabı bizleri bekliyor.
Kaliteli bir eğitim hizmeti sunumunu bütün çocuklarımız için gerçekten bir hak olarak mı görüyoruz, yoksa imkânı olanın satın aldığı bir ayrıcalık olarak mı?
Aynı ülkede yaşamamıza rağmen eğitim üzerinden iki ayrı Türkiye mi kuruyoruz?
Sorun; okullarda mı, yoksa eğitimi bir kamu sorumluluğu olarak görmeyen anlayışta mı?
