Gencin ruh dünyasının yanlış beslenmesi veya günümüzde olduğu gibi sosyal medya algoritmaları ve yüzeysel popüler kültür figürleri üzerinden kimlik oluşturması toplumda sorunların yaşanmasına sebep olmaktadır.
Geçtiğimiz ay içinde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta meslek liselerinde meydana gelen silahlı saldırıları, “OKULLARDA KORKTUĞUMUZ BAŞIMIZA GELDİ” başlıklı yazımızda sıcağı sıcağına “UYANIŞ” Dergimizin 32. sayısında değerlendirmiştik. 40 yılını eğitime vermiş emekli bir MEB bürokratı olarak ben hala olayın tesiri altındayım.
Okullarda Yaşananlar Ne Anlatıyor?
Toplumun vicdanını derinden yaralayan bu silahlı saldırılar, yalnızca güvenlik meselesi olarak ele alınamayacak kadar derin bir sorunu gözler önüne seriyor.
Bazı dostlarımızın paylaşımlarında belirttiği gibi, ben de konunun gençliğin “Anlam Arayışı” ve “Yön Kaybı” olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Ve failin bizzat o okulun öğrencisi olması, “Eğitimde nereye gidiyoruz?” sorusunun yanında, gençlerin bireysel ve toplumsal aidiyet süreçlerinde yaşadığı kırılmaların sebebini yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Gençliğin Anlam Arayışına İlişkin Sorular
İnsanlık tarihi yalnızca teknolojik ilerlemenin değil, aynı zamanda insanın kendisini, varlığı ve hakikati anlama çabasının tarihidir. Bu manada insanı ekonomik bir hayvan olarak eksik tanımlayan kapitalist ve sosyalist sistemler olduğu gibi, onu biyolojik dünyasının yanında ruh dünyası, metafizik dünyası da olan bir varlık olarak doğru tanımlayan sistemler de vardır. İşte insanlık tarihinin bu yönüyle okunması, onun anlam arayışını veya hakikat arayış serüvenini ortaya koymaktadır.
İnsanın hakikati anlama çabası özellikle gençlik döneminde yoğunlaşır. Çünkü genç, hayatın eşiğindedir ve ruh dünyasının şu sorularıyla yüzleşir:
- “Ben kimim?”,
- “Nereden geldim?”,
- “Nereye gidiyorum?”,
- “Hakikat nedir?”,
- “İyi ve güzel olan nedir?”,
- “Sorumluluklarım nedir?”
Bu sorulara sağlıklı cevaplar verilemediğinde ortaya yalnızca bireysel bir kimlik bunalımı değil, aynı zamanda toplumsal çözülme çıkmaktadır. Ruhsal ve ahlaki boşluk, zamanla şiddet, yabancılaşma ve aidiyet kaybı gibi sonuçlar doğurmaktadır.
Nasıl ki biyolojik varlığın sağlıklı devamı için doğru beslenme zorunluysa, insanın ruh dünyasının sağlığı için de ihtiyaç duyulan hakikat arayışının doğru kaynaklardan beslenmesi gerekir. Bugün özellikle okullarımızda yaşadığımız olayları bu sorulara verilen cevaplardan bağımsız düşünmek, sorunun kökünü görmemek anlamına gelir.
Anlam Arayışında Kurumların Rolü
Gençliğin yönünü belirlemesinde temel sorumluluk, birbirini destekleyen, tamamlayan aile, okul, toplum ve devlet kurumuna düşmektedir. Aile; çocuğa yalnızca maddi imkân sunan değil; onun ruh dünyasını besleyen sevgi, saygı, sorumluluk, ahlaki bilinç vb. değerleri kazandıran, anlam inşa eden bir kurum olmak durumundadır.
Okul ise bilgiyi aktaran bir mekanizma olmanın ötesine geçmelidir. Bu bağlamda okul, diğer kurumlarla senkronize bir şekilde gencin ruh dünyasının ihtiyacına da cevap olacak doğru beslenmesinde yol-yöntem ortaya koymalı, kimlik/karakter inşa etmelidir. Burada öğrencilere rol model olan öğretmen, öğrencinin kimlik ve değer inşasında ihmal edilmeyecek çok önemli bir rehberdir.
Toplum, gençlere rol model olabilecek bir ahlaki zemin üretmelidir. Devlet ise genel anlamda toplumun adalet ve güvenlik (can, mal, akıl, din, onur güvenliği) ihtiyaçlarını karşılar.
Bugün üzülerek belirtmeliyim ki: bu dört kurum da ciddi sıkıntılı bir süreçten geçiyor. Aile bağları zayıflamakta, eğitim sistemi nitelik/kalite tartışmalarıyla gündeme gelmekte, toplumsal değerler giderek aşınmakta ve devlet ise uygulamalarında adalet ve güveni sağlayamamaktadır.
Can, mal, akıl, inanç ve onur güvenliğinin sağlanamadığı, yönetimde adaletin, ehliyetin, istişarenin ve maslahatın önemsenmediği bir sistemde genç bireyin aidiyet geliştirmesi güçleşmektedir.
Böyle bir kültür ikliminde yetişen bir gencin, hayatı anlamlandırmakta zorlanması şaşırtıcı değildir.
Modern Dünyanın Açmazı ve Hakikat Kaybı
Modern dünyada akıl ve bilimin merkeze alınması, dış dünyayı anlamada büyük başarılar sağlamıştır. Ancak aynı yaklaşımın insanın iç (ruh) dünyasını ihmal etmesi, derin bir boşluk doğurmuştur. İnsan, varlığa hükmetmeyi öğrenmiş; fakat varlığın anlamını kavramakta zorlanmıştır. Sahip olma arzusu, şahit olma bilincinin önüne geçmiştir.
Oysa insanın fıtratına uygun olan yol, aklı kullanırken anlamı da kaybetmemektir. Doğadaki en basit görünen varlıklar bile bu anlamın ipuçlarını taşır. Kısa ömründe insan için en saf gıdalardan birini üreten arı ya da kendi bünyesinde bir “fabrika” gibi çalışarak süt üreten hayvan, insana sadece biyolojik değil, aynı zamanda ontolojik bir mesaj verir. Bu mesaj, varlık, anlamdan bağımsız değildir.
Bu anlamı doğru okuyabilen birey yönünü bulabilir. Tıpkı geçmişte hakikati sorgulayarak varlığın kaynağına ulaşan Hz. İbrahim örneğinde olduğu gibi…
Ancak bu sorgulama sağlıklı yapılmadığında, insan kendini merkeze koyar. Yani gencin ruh dünyasının yanlış beslenmesi veya günümüzde olduğu gibi sosyal medya algoritmaları ve yüzeysel popüler kültür figürleri üzerinden kimlik oluşturması toplumda sorunların yaşanmasına sebep olmaktadır. Bu noktada adaletin yerini güç, erdemin yerini çıkar, hikmetin yerini ise kuru bilgi alır.
Bugün okullarımızdaki şiddet olaylarını yalnızca bireysel psikolojiyle açıklamak eksik kalır. Bu olaylar, aynı zamanda bir “hakikat kaybı”nın toplumsal yansımasıdır. Hakikatle bağını koparan bir toplumda ahlak zayıflar, adalet aşınır ve insan ilişkileri çıkar temelli bir zemine oturur.
Neyi Kaybettik?
Bu toprakların gençleri bir asır önce:
“Sivas Lisesi öğrencileri, öğretmenlerine hitaben kara tahtaya “Hocam biz Çanakkale’ye gidiyoruz. Hakkınızı helal edin.” diye yazmışlardı. Geri dönmediler!… Sivas Lisesi 1915’te hiç mezun vermedi!”…
Toprağına, tarihine bağlı bir kimlik kazanmış olan gençler, idealleri uğruna işte bu örnekte olduğu gibi canlarını feda edecek bir bilinçle yetişiyordu. Okul sıralarından cepheye koşan, öğretmenine “helallik” isteyerek yola çıkan bir gençlik vardı. Bugün ise aynı yaş grubunda, öfkesini kontrol edemeyen, anlam boşluğunda savrulan ve şiddete yönelen gençlerimizle karşı karşıyayız.
Bu durum olağan ve tesadüfi bir savrulma değildir.
Sorulması gereken soru şudur: Biz gençlerimize neyi kaybettirdik?
Sonuç ve Değerlendirme
Mesele sadece eğitim sisteminin değil, bir medeniyet tasavvurunun meselesidir. Hakikati merkeze almayan bir anlayış, insanı yalnızca teknik olarak geliştirir; fakat ruhen yoksullaştırır. Oysa sağlıklı bir toplum için üç temel sütun gereklidir: hakikat, ahlak ve estetik.
Hakikat: İnsanın hakikat arayışı, Allah arayışıyla özdeştir. Yani varlıkla kurulan bağ ve varoluşun özü…
Ahlak: Hakikatle kurulan ilişkinin davranışlara yansımasıdır. Toplumsal düzenin ve güvenin temelidir.
Sanat: Bu anlamın duygulardaki ifadesidir. Bir başka anlatımla insanın ruhunun incelmesini ve anlamın estetik hüviyet kazanmasını sağlar.
Bu üç unsurdan biri eksildiğinde denge bozulur. Bugün yaşadığımız kriz tam da bu dengenin kaybolmasının sonucudur.
Çözüm, yalnızca güvenlik önlemlerini artırmakta değil; gençliğin anlam dünyasını yeniden inşa etmekte yatıyor. Ailede başlayan, okulda şekillenen, toplumda pekişen ve devletin uygulamaları ile güven veren bir değerler bütününe ihtiyaç var. Gençlere sadece “nasıl yaşayacakları” değil, “neden/niçin yaşayacakları” da anlatılmalıdır.
Çünkü anlamını kaybeden bir hayat, yönünü, istikametini de kaybeder.
Ve yönünü kaybeden bir gençlik, yalnızca kendi geleceğini değil, toplumun yarınını, medeniyetini de tehdit eder.
