Kimin Adamısın?
Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki en büyük sıkıntısı devlet adamı kıtlığıydı. Devlet adamlarının pek çoğu ya Rus yanlısı ya da İngiliz, Fransız, Alman taraftarıydı; yani nerenin nimetiyle besleniyorlarsa oranın hayranı oluyor ve oranın menfaatlerini savunuyorlardı. Bu sebeple çok zaman ülke kim tarafından tehdit ediliyorsa, karşı tarafın adamı sadrazam yapılır; o devletin desteğiyle sıkıntılar atlatılmaya, savaşlar durdurulmaya çalışılırdı. Böyle bir devlet politikası ile devlet ve millet neler kaybetti neler. Kaybedilen toprak ve insanın hesabını tutacak devlet adamı bile yoktu. İşin acı tarafı; Milleti ve devleti düşünen, vatanın birliğini savunan ve milli menfaatleri önceleyen devlet adamları sadrazam olmak bir yana, neredeyse kabineye bile giremezlerdi.
Geçmişten Günümüze “Nimet” ve “Vesayet” Hayranlığı
Devlet, 1700’lerden itibaren devrine göre askeri yapılanmasını bile Avrupa devletlerinin denetimine bırakır olmuştu. Batı ülkelerinin büyükelçileri devletin işleyişine karışır, kararlarda bile etkili olurlardı; hatta kararları dikte ettirdikleri bile olurdu. Devrin emperyalist, sözüm ona “büyük devletleri” kendi aralarında toplanır, konuşur ve ülkemizin akıbeti, geleceği konusunda kararlar alırlardı. Bazen özerklik verilecek, bağımsızlık verilecek veya terk edilecek topraklar konusunda kararlar alıp bunları devlete dikte ettirirlerdi.
Kadim Türk devleti…
Sanılmasın ki birilerinin körkütük Osmanlıcı olup Cumhuriyeti reddettikleri, birilerinin de Osmanlıyı kötüleyip Cumhuriyet naraları attıkları gibi düşünüyoruz. Elbette Anadolu Türk devleti, Anadolu Selçuklu Devleti’nden bile ileride, bin yılı aşkın bir zamandır eksiğiyle, noksanıyla ve güzellikleriyle bize aittir ve bizimdir. Devlet bizimdir; zamanla yönetimi hanedan değişimleri ile isim değiştirmiş ve en son Cumhuriyette karar kılmış, Türkistan’dan bu yana devam eden kadim bir devlettir. Müslüman Türk milletinindir ve bizimdir.
Gelelim Tazminat Meselesine!
1946 yılında İsmet İnönü’nün ABD Başkanı Johnson’a yazdığı yardım mektubundan bu yana ise içimiz dışımız ABD oldu. Devlet adamlarımızın birinci kaygısı neredeyse “Bu yaptığımıza ABD ne der?”, “Bu yaptığımızı AB nasıl karşılar?” endişesi haline geldi. Babasından korkan bir çocuğun her hareketinde babasına bakması gibi, devlet adamlarımız ve devlet idaresine talip olanlar, önce ABD ve AB’ye bakıp onların olurunu almak derdindeler. Bu; kendini milliyetçi, muhafazakâr, solcu, liberal diye tarif eden herkesin ortak hastalığıdır. Çin’e bakanlar, Rusya’ya bakanlar bile azımsanmayacak kadar çoktur.
1828 yılında Ruslar Balkanlar’dan saldırır ve nihayet Edirne, Ruslar tarafından işgal edilir. Hikâye uzun olmakla birlikte, Ruslarla Edirne Muahedesi imzalanmak zorunda kalınır. Bu görüşmeler sırasında, ülkenin kaybettiği birçok şeyin yanında, muahede görüşmeleri esnasında uyuyakalan Sadık Efendi isminde birisi (Mustafa Reşit Paşa’nın ifadesine göre) uyanır ve meseleden kopmadığını anlatmak adına kendi kendine: “Gelelim tazminat meselesine!” deyiverir. Oysa Rusların aklında tazminat diye bir şey yoktur; Rus elçileri Osmanlı’nın tazminat vermek için de hazır olduğunu anlarlar ve 10 milyon duka altını harp tazminatı olarak üzerimize yükleyiverirler. (Tahsin Ünal, Türk Siyasi Tarihi, s. 191)
O günlerde çırayla, mumla aradığımız devlet adamlarına en az bugün de o kadar muhtacız. NATO’nun ülkemizde yapılan toplantısında yaşananlar bunun en açık örneğini ifade ediyor. “Ne kazandık ne kaybettik?” derken, çok da bir şey kazanmadığımız halde harcadığımız milyarlarca lira masraf ve insanımıza ettiğimiz eziyet yanımıza kâr kaldı gibi görünüyor. Umarız öyle olmaz. Uçağına binerken Trump, F-35’ler için “Daha düşünmedim” diyor. Neyi düşündü, neyi düşünmedi büyük bir muamma ile gelip gittiler; üstelik bizim evimizden, komşumuz ve dostumuz İran’ı da vurarak. Netice? Neticesi hayır olur İnşaallah.
Kapanmış Yaraları Kanatmak
“Devlet adamı kıtlığı” dediğinizde muhalefet partileri de iktidar partisi ve yandaşları da birbirini aratmayacak kadar meselelerden uzak ve habersiz. Küçük şeylerden oy için medet uman bir anlayışla, kanamaya hazır, kabuk bağlamış yaralarımızı kaşıyarak canımızı yakıp birliğimizin bozulmasına sebep oluyorlar. Diyarbakır’a giden Diyarbakır’ın, Sivas’a geden Sivas ile ilgili yaraları kanatıyor. Birleştirmek bir yana insanımız ayrıştırılıyor, ötekileştiriliyor.
Buyurun, Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı Sayın Özgür Özel Sivas’ta şunları söylüyor: “33. yas yılındayız. Sivas’ta yanan ateş sönmedi. Adalet sağlanmadı. Bu büyük suç zamanaşımına uğratıldı. Firardakiler yakalanmadı, cezaevindekiler affedildi. O günkü ateş hâlâ Sivas’ta yanıyor. Madımak’ın utanç müzesi olması gerekiyor. Bu katliamın insanlığa karşı suç kabul edilip her türlü zamanaşımından muaf tutulması gerekiyor.” (02.07.2026, Özgür Özel)
Devletten Beklenen Hep Adalet
Asıl olan; “adaletin her varlık üzerindeki iradesinin sürekli” olması ve her ne şart altında olursa olsun adaletin, zamanaşımı olmadan hayata geçirilmesi, tatbik edilmesidir. Elbette gerekirse yüz yıl sonra bile adalet yerini bulmalı ve adalet Mahkeme-i Kübra’ya kalmamalıdır. Ancak bu görev, devletin güvenlik güçlerinin ve adalet kurumlarının görevidir; muhalefetin seçim malzemesi olmamalıdır.
Madımak Oteli yangınının üzerinden 33 yıl geçmiş ve bu otuz üç koca sene içerisinde devletin güvenlik güçleri ve mahkemeleri bunu bir neticeye kavuşturamamışsa bu suç; irade yoksunluğundan, ilgililerin irade ortaya koyamadıklarından veya koymadıklarından meydana gelmiştir. Elbette devlet sorumlularını, her ne şart altında olursa olsun ve ne kadar zaman geçerse geçsin bulup adaletin eline teslim etmelidir.
O gün ne olmuştu? Olayların meydana geliş şekli nasıldı, hatırlayanlar elbette vardır. Olaylar nasıl kaşındı ve olayların meydana gelmesi için neler yapıldı; o günün medyasının kayıtlarında hepsi var. Hem de cuma vaktinde, namaz esnasında camilerin önlerinde çalınan davullara varana kadar… Olaylara tek taraflı bakmak, bir kesimin oylarına gözünüzü dikerek medet ummak, kapanmış yaraları kanatmak ve daima kanar durumda kalmasını sağlamak kimseye ne oy kazandırır ne de bir fayda sağlar.
Oy endişesi ve muhalefeti suçlamak için marifetmiş gibi Dersim İsyanının lideri Seyit Rıza ile ilgili devlet adına ilk ve tek resmi özür konuşması, 23 Kasım 2011 tarihinde dönemin Başbakanı (ve daha sonra Cumhurbaşkanı) Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılmıştır.
AKP Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmada bu konuyu gündeme getiren Erdoğan, arşiv belgelerine dayanarak Dersim’de yaşananları “bir facia” olarak nitelendirmiş ve şu ifadeleri kullanmıştır: “Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa, böyle bir literatür varsa, ben özür diliyorum ve dilerim.”
İşin geldiği noktaya bakar mısınız? Devletin iktidarıyla muhalefetiyle hep kabuk bağlamış yaralardan medet umma! Kaht-ı rical, yani devlet adamı kıtlığı; devletimizin son zamanlarında çektiğimiz bilgili, ehil devlet adamı eksikliğinin ne kadar büyük olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
DEM Parti Milletvekili Gülistan Koçyiğit ise; “Bu ülkede Kürtlerin eşit yurttaş olmasını istemiyorlar. Bu ülkede Kürtler eşit yurttaş olacak” diyor.
Biri otuz üç yıllık meseleyi kaşır; biri 1937’lerde yapılan kalkışmanın bastırılmasına ve şehit edilen vatan evlatlarına rağmen Seyit Rıza’dan ve sonraki gelenlerden özür diler. Kimi ise Irak, İran ve Suriye’de son günlere kadar vatandaş bile olamamış Kürtlere rağmen; Türkiye’deki Kürt kardeşlerimizin milletvekili, bakan, başbakan ve sair makamlara gelmesine, her türlü ticaret ve mal edinme hakkı olmasına ve hatta Türk olan bir vatandaştan daha aşağı olmamasına rağmen “eşitlik” ister. Ver kimliğimi istediğin yerde; ülkemizde bulamadığın eşit vatandaşlığı bul bakalım bulabiliyor musun, kim seni tanıyor ve bir yere koyuyor.
Çözüm: Ehil, Liyakatli Devlet adamı…
Eğer devletimizi idare edenler ve milletimiz ehil insanları tercih edip seçmiş olsaydı; onlar da ehil, yetkin tarih bilgisi ve devlet adamı vasfı olan devlet adamları sayesinde başımıza bu sıkıntılar gelir miydi? Gerçekten bilgili, yetişmiş ve işinin ehli devlet adamlarına ne kadar çok ihtiyacımız var!
Zira devlet yönetimi; günübirlik rüzgarlarla değil, ancak köklü bir tarih bilinci, milli ahlak ve bilimsel liyakat esasına dayanan bir kadro hareketinin planlayacağı siyaset ile mümkündür. Millet Partisi elli yıldır ülkede devlet adamı yetiştirir ancak bu yetiştirilen yetkin, bilgili, ehil insanlar devlete ve idaresine yaklaştırılmaz. Tıpkı 1700’lerden sonra devlet idaresinde yaşananlar gibi aslında tarih tekerrür ediyor. Hasbelkader devlete yaklaşanlar da bir kısım partilerin elinde heder olup gitmiştir. Gerçek ehil, liyakatli devlet adamlarının yönetimde tercih edilmesi, geleceğimizin, varlığımızın yegâne teminatıdır.
