Türkiye’nin geleceği, başka ülkelerin hazırladığı güvenlik planlarına bağlanamaz. Türk milleti; kendi savunma sistemini, ekonomisini, enerji politikasını, teknolojisini ve dış politika anlayışını millî menfaatleri doğrultusunda oluşturmalıdır.
“Nato kafa, nato mermer” sözü; söylenenleri anlamamakta direnen, inatçı, söz dinlemez ve açık gerçekleri kavramakta güçlük çeken kimseler için kullanılan bir deyimdir. Halk arasında “taş kafalı” anlamında kullanılan bu sözdeki “Nato” kelimesinin, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü olan NATO ile doğrudan bir ilgisi yoktur. Deyimin, Rumca “İşte kafa, işte mermer” anlamına gelen “Nato kefali, natomarmaro” ifadesinden dilimize geçtiği kabul edilir.
Ne var ki bu deyim, Türkiye’nin NATO ile ilişkilerini anlatmak bakımından oldukça anlamlı bir çağrışım taşımaktadır. Çünkü Türkiye, uzun yıllardır NATO’nun ne olduğunu, hangi amaçlara hizmet ettiğini ve kendisine nasıl bir rol biçtiğini ya anlayamamakta ya da anlamazlıktan gelmektedir. Yıllar boyunca kurulan askerî, siyasi ve ekonomik bağımlılık ilişkileri, ülkemizi bu ittifaktan ayrı bir güvenlik ve dış politika anlayışı geliştiremeyeceğine inandırmıştır.
Türkiye, kendi millî stratejisini oluşturmak yerine NATO’dan gelecek belirsiz bir desteğe umut bağlamaktadır. Hâlbuki devletler arası ilişkilerde dostluklardan çok çıkarlar belirleyicidir. Bir ülkenin güvenliği başka devletlerin insafına, ittifak metinlerine veya zirve bildirilerine bırakılamaz. Güvenlik; millî irade, bağımsız ekonomi, güçlü devlet yapısı ve kendi imkânlarına dayanan savunma anlayışıyla sağlanabilir.
NATO Niçin Kuruldu?
NATO, 1949 yılında, üye ülkeleri dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı korumak amacıyla kurulmuş bir savunma ittifakı olarak tanıtıldı.
NATO, zamanla Batılı güçlerin dünya üzerindeki askerî, siyasi ve ekonomik nüfuzlarını sürdürmelerinin araçlarından biri hâline gelmiştir. Ülkelerin iç işlerine yönelik müdahaleler, darbeler, rejim değişiklikleri, vekâlet savaşları, ekonomik baskılar ve istihbarat operasyonları dikkate alındığında, NATO’yu yalnızca masum bir savunma örgütü olarak değerlendirmek mümkün değildir.
Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan krizlerin ve çatışmaların arkasında büyük devletlerin güç mücadelesi bulunmaktadır. Bu kadar geniş bir coğrafyayla ilgilenen bir yapının yalnızca savunma amacı taşıdığını ileri sürmek inandırıcı değildir. Asıl mesele; enerji kaynakları, ticaret yolları, deniz geçişleri, ulaşım koridorları, madenler ve jeopolitik üstünlüktür. Dünyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini belirli güç merkezlerinin denetiminde tutma arzusu, bütün insanlık için sürekli bir tehdit oluşturmaktadır.
Türkiye NATO İçin Neden Önemlidir?
Türkiye; stratejik boğazlara hâkimiyeti, Karadeniz’e açılan konumu, Balkanlar’a, Kafkasya’ya ve Orta Doğu’ya yakınlığı sebebiyle NATO içinde özel bir yere sahiptir. Rusya’ya komşu olması, Asya ile Avrupa arasında bulunması ve enerji yollarının kavşağında yer alması, Türkiye’yi ittifak bakımından önemli kılmaktadır.
Ancak NATO’nun Türkiye’ye verdiği önemin, Türk milletinin yüksek menfaatlerinden kaynaklandığını düşünmek büyük bir yanılgıdır. NATO açısından Türkiye çoğu zaman eşit bir ortak olmaktan çok; ordusu, askerî üsleri, hava sahası, coğrafi konumu ve siyasi etkisi kullanılabilecek stratejik bir ülke olarak görülmektedir.
Beşinci Madde Güvence Midir?
NATO Antlaşması’nın en çok bilinen hükmü 5. maddedir. Buna göre, üye ülkelerden birine yapılacak silahlı saldırı bütün üyelere yapılmış kabul edilir. Yani “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” anlayışı esas alınmaktadır.
Fakat devletlerarası ilişkilerde asıl belirleyici olan, metinlerde yazanlardan çok kriz anında ortaya konulan iradedir. Türkiye ciddi bir saldırıyla karşı karşıya kaldığında bütün NATO ülkelerinin tereddütsüz biçimde Türkiye’nin yanında yer alacağına kim inanabilir?
Ayrıca NATO’nun alacağı kararların Türkiye’yi komşularıyla karşı karşıya getirme ihtimali vardır. İran ile ABD arasında çıkabilecek bir çatışmada Türkiye’den nasıl bir tutum istenecektir? Türkiye, tarihî ve coğrafi komşularıyla Batılı güçlerin çıkarları uğruna çatışmaya mı sürüklenecektir? Böyle bir ortaklık, halk arasında söylendiği gibi ayıyla aynı çuvala girmeye benzer.
Ankara Zirvesi VeNATO 3.0
Otuz iki ülkeden oluşan NATO’nun Ankara’da gerçekleştirdiği zirve, olağanüstü güvenlik tedbirleri altında tamamlandı. Ancak asıl mesele toplantının kazasız belasız sona ermesi değil, alınan kararların Türkiye ve bölge ülkeleri açısından ne anlama geldiğidir.
Zirve, NATO’nun yeni bir yapılanma dönemine girdiğini göstermiştir. “NATO 3.0” olarak adlandırılan bu dönemde yalnızca Rusya’ya karşı savunma anlayışı değil; Çin’in yükselişi, İran’ın bölgesel gücü, enerji güvenliği, deniz yolları, siber güvenlik, uzay teknolojileri ve yapay zekâ gibi alanlar da NATO’nun ilgi sahasına alınmaktadır.
Hürmüz Boğazı’nın NATO’nun güvenlik gündemine dâhil edilmesi özellikle dikkat çekicidir. Hürmüz Boğazı, dünya enerji taşımacılığı bakımından hayati bir geçiş noktasıdır. Ancak Atlantik merkezli bir askerî örgütün Hürmüz Boğazı’nda ne işi vardır?
Bu durum, ABD’nin kendi küresel çıkarlarını NATO’nun ortak meselesi hâline getirdiğini göstermektedir. Türkiye, başkalarının hazırladığı stratejilere eklemlenen bir ülke olmamalıdır. Türk siyasetinin görevi, başka güçlerin projelerinde görev almak değil; kendi medeniyet idealini, millî güvenlik anlayışını ve bağımsız dış politikasını kurmaktır. Türkiye bir “cephe ülkesi” değil, bölgesinde barışı ve adaleti kurabilecek lider ülke olmalıdır.
İslam Coğrafyası ve Çifte Standart
İslam coğrafyasında yaşanan çatışmalar incelendiğinde, terör örgütlerinin ortaya çıkışında, silahlandırılmasında ve yönlendirilmesinde büyük güçlerin doğrudan veya dolaylı etkileri görülmektedir.
Bu örgütlerin eylemleriyle iki sonuç elde edilmektedir. Bir taraftan İslam’ın dünyadaki imajı terörle özdeşleştirilerek karalanmakta, diğer taraftan mazlum milletlerin çocukları birbirine kırdırılmaktadır. Böylece bir taşla iki kuş vurulmaktadır.
Afganistan’dan Irak’a, Suriye’den Libya’ya, Yemen’den Filistin’e kadar İslam coğrafyasının büyük bir bölümü savaş, işgal ve istikrarsızlıkla karşı karşıya bırakılmıştır. Demokrasi, insan hakları ve güvenlik gibi kavramlar müdahalelerin gerekçesi hâline getirilmiş; ancak ortaya çıkan sonuç daha fazla kan, gözyaşı ve yıkım olmuştur.
Gazze’de çocuklar açlıktan, bombalardan ve ilaçsızlıktan ölürken, bu vahşeti durdurabilecek güce sahip ülkeler ya sessiz kalmış ya da İsrail’e destek vermiştir. Böyle bir ortamda İsrail’e açık veya örtülü destek sağlayan ülkelerin yöneticilerini kırmızı halılarla karşılamak, millî ve ahlaki duruşla bağdaşmamaktadır.
Millî duruş yalnızca kürsülerde söylenen sert sözlerle ölçülmez. Millî duruş; ekonomik ilişkilerde, askerî anlaşmalarda, diplomatik tercihlerde ve uluslararası oylamalarda ortaya konulur.
Türkiye’nin Yolu
Türkiye’nin geleceği, başka ülkelerin hazırladığı güvenlik planlarına bağlanamaz. Türk milleti; kendi savunma sistemini, ekonomisini, enerji politikasını, teknolojisini ve dış politika anlayışını millî menfaatleri doğrultusunda oluşturmalıdır.
Türkiye ne Doğu’nun ne de Batı’nın uydusu olmalıdır. Hiçbir ülkenin arka bahçesi, ileri karakolu veya cephe hattı hâline gelmemelidir. Türk siyasetinin hedefi, başkalarının kurduğu sisteme eklenmek değil; adalet, barış ve hürriyet esaslarına dayanan yeni bir medeniyet anlayışı ortaya koymak olmalıdır.
Siyasette vesayet, bu vatana ihanetten farksızdır. İcazetle yürütülen siyaset milletin iradesini temsil edemez. Türkiye, kararlarını Washington’dan, Brüksel’den, Moskova’dan, Londra’dan veya başka bir başkentten gelecek işaretlere göre alamaz.
Türkiye, Türkiye’den yönetilmelidir.
Türk milleti, kendisini gerçekten temsil edecek, milletin değerlerinden güç alan ve hiçbir dış merkeze bağlı olmayan kendi evlatlarını arayıp bulmalıdır. Çünkü bağımsızlık isteyenlerin karşısına bağımlılık düzeninden beslenenler çıkar. Millî siyaset isteyenlerin karşısına vesayet odakları dikilir. Fakat bir millet kendi iradesine sahip çıktığı zaman hiçbir güç onun önünde duramaz.
