Türkiye’nin gerçek gündemi, başkalarının yazdığı senaryolara göre hareket etmek değil, kendi kaderini kendi iradesiyle tayin edecek güçlü ve milli bir istikameti yeniden inşa etmektir.
Önceliklerimiz
İnsan ister istemez düşünüyor: Türkiye ve Türk milleti için bugün en önemli gündem nedir? ABD ve İsrail’in Ramazan’ın mübarek günlerinde İran’a saldırması mı? Yoksa TBMM’de hukuksuz biçimde kurulan bir komisyonun üzerinde uzlaştığı konuların Meclis gündemine getirilerek yasalaştırılması mı? Sizce hangisi daha öncelikli?
Türkiye olarak ABD ve İsrail’i karşımıza alarak İran’ın yanında mı durmalıyız? Yoksa ABD ve İsrail’in yanında yer alıp zaten yıkılıp harap olmuş İran’a birlikte “haddini mi bildirmeliyiz”? Ya da ABD’nin Ortadoğu politikalarını şekillendiren isimlerden CIA eski yöneticilerinden Graham Fuller ve Henri Barkey’in birlikte kaleme aldıkları “Türkiye’nin Kürt Meselesi” adlı kitapta Türkiye için çizilen yol haritasının son aşamasını da hayata geçirerek; Türkiye’yi ulus-devlet anlayışından uzaklaştırıp farklı kavim ve halklara bölerek federatif bir yapıya mı dönüştürmeliyiz? Sonrasında da ayrıştırılmış bu topluluklarla yeni ittifaklar mı aramalıyız?
Ne Diyorduk?
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısının ardından Türkiye ekonomisinin içine düştüğü darboğazı anlatmaya bile gerek yok. “Güçlü Türkiye”, “Türkiye Yüzyılı” gibi iddialı sloganların, milletin içinde bulunduğu ekonomik gerçeklikle ne kadar örtüştüğü tartışmalıdır.
Bir zamanlar tarımda kendi kendine yeten yedi ülkeden biri olan Türkiye bugün pirinci başka ülkelerden, pamuğu başka coğrafyalardan, mercimeği başka pazarlardan temin eder hale gelmiştir. Et ihtiyacı ithalatla karşılanmakta, kesim şartlarının İslami usullere uygun olup olmadığı dahi tartışmalı ürünler dışarıdan getirilmektedir.
Buna rağmen “yüzyıla damga vuran Türkiye” söylemi tekrarlanmakta; emekliye verilen bayram ikramiyesi, ekonomik şartlar nedeniyle fiilen değer kaybetmiş olmasına rağmen artırılmadan “müjde” olarak sunulmaktadır. Böyle bir tablo karşısında “Türkiye Yüzyılı” söyleminin toplumda karşılık bulması güç görünmektedir.
Bir ülke düşünün ki iktidarı, olaylar meydana geldikten sonra tedbir aramaya başlıyor; ne yapacağını o anda tartışıyor. Halk ise yoğun propaganda ve algı yönetimiyle yönlendirilmeye çalışılıyor. Afaki iddialar ve propagandalarla ülkenin yönetildiği zannediliyor.
Toplumun bir kısmı gerçekten ülkenin uçuşa geçtiğine inanırken, dünyanın geri kalanının çöktüğünü düşünüyor. İşin ilginç tarafı, ihanetleri defalarca ortaya çıkmış bazı çevrelerin telkinleri hâlâ ciddiye alınabiliyor ve bu önerilere adeta bulunmaz nimetmiş gibi sarılanabiliyor.
Ha Gazze Ha İran
ABD ve İsrail’in İran’a saldırması, okulları ve hastaneleri vurması; kadın, çocuk ve sivillerin ölümüne yol açması kabul edilemez bir durumdur. Uluslararası sistemde bağımsız bir devlet olarak tanınan ve Birleşmiş Milletler üyesi bir ülkeye “ya dediğimi yaparsın ya da seni yok ederim” şeklinde dayatmada bulunmak ve ardından askeri saldırıya geçmek uluslararası hukukun açık ihlalidir.
Bu saldırıların arkasında İsrail’in güvenliği gerekçesi kadar petrol ve doğalgaz kaynaklarına hâkim olma hedefinin bulunduğu da herkes tarafından bilinmektedir.
İran, Türkiye’nin komşusudur. Üstelik ülke nüfusunun önemli bir kısmı Türk kökenlidir ve büyük bölümü din kardeşimizdir. Savaş sona erdiğinde yine komşu olarak yaşamaya devam edeceğiz. Bu nedenle bugün geliştirilecek politikaların yarınki ilişkileri de belirleyeceği unutulmamalıdır.
İran’la Kaderimiz Bir mi?
İran’a yapılan saldırı sadece İran’ın değil, bölgenin kaderini etkileyen bir gelişmedir. Dün Irak’ta “kitle imha silahı” iddiası ortaya atıldı. Bu silahların var olmadığı sonradan ortaya çıktı, fakat bir milyon insan hayatını kaybetti ve Irak fiilen parçalandı.
Bugün İran için “nükleer silah” iddiaları dillendiriliyor. Yarın bu iddiaların asılsız olduğu ortaya çıksa bile İran’ın harap edilmiş olması kimsenin umurunda olmayacaktır.
Libya toparlanabildi mi? Suriye’nin hali ortada değil mi? Irak bugün kaç parçaya bölünmüş durumda? Üstelik PKK hâlâ Irak topraklarında varlığını sürdürüyor.
Bu nedenle bölge ülkelerinin birbirleriyle çatışmak yerine karşılıklı güvene dayalı askeri ve siyasi iş birlikleri geliştirmesi hayati önemdedir.
Zalim Karşısında Susulmaz
Bir devlet adamının görevi yalnızca Netanyahu’yu eleştirmek değildir. İsrail’i destekleyen ve saldırının arkasındaki asıl güç olan ABD’ye de aynı açıklıkla itiraz edebilmelidir.
Yanlış kimden gelirse gelsin yanlıştır. Hakikatin yanında durmak sadece savaşmak anlamına gelmez; bazen doğru politikalar geliştirerek savaşı engellemek de mümkündür.
Türkiye, büyüklüğünü zalimleşerek değil; adaletli ve dirayetli duruşuyla göstermelidir.
İran’dan Atılan Füzeler Meselesi
Türkiye’ye İran tarafından atıldığı iddia edilen füzeler konusunda da dikkatli olunmalıdır. Bu saldırıların amacı Türkiye’yi doğrudan savaşın içine çekmek olabilir.
Ancak bu tür provokasyonların İran içindeki başka aktörler tarafından gerçekleştirilmiş olma ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Türkiye’nin ABD ve İsrail’in yanında savaşa girmesi kimin işine yarayacaksa, provokasyonun arkasında o aktörlerin bulunması ihtimali güçlüdür.
“Terörsüz Türkiye” Tartışması
Dış politikadaki gelişmeler bir yana, içeride TBMM’de kurulan ve kamuoyunda tartışma yaratan komisyon çalışmalarını sürdürmektedir. KCK tarafında somut bir silah bırakma adımı görülmemesine rağmen komisyon, sanki süreç tamamlanmış gibi çalışmalarına devam etmektedir.
Üstelik Meclis’te milliyetçi ve muhafazakâr söylemleriyle bilinen partilerin büyük kısmı da bu kararlara destek vermektedir.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in de meseleyi “Kürt sorunu” olarak tanımlaması dikkat çekicidir. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde “Kürt sorunu” olarak tanımlanan bir mesele bulunmuyordu.
Bir ülkenin vatandaşlarını Türk, Kürt, Arap gibi kategorilere ayırarak siyasi çözümler üretmeye çalışmak yeni sorunların kapısını aralayabilir.
Graham Fuller ve “Türkiye’nin Kürt Meselesi”
CIA eski yöneticilerinden Graham Fuller ile Henri Barkey’in kaleme aldığı ve Morton Abramowitz’in ön sözünü yazdığı “Türkiye’nin Kürt Meselesi” adlı kitapta dile getirilen öneriler dikkat çekicidir.
Kitapta; Kürt kimliğinin yasal olarak tanınması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, Kürtçe eğitimin yaygınlaştırılması ve merkezi yönetimin yetkilerinin bir kısmının yerel yönetimlere devredilmesi gibi öneriler yer almaktadır.
Dikkat çekici olan husus, bu önerilerin büyük kısmının bugün Türkiye’de tartışılan başlıklarla örtüşmesidir.
Sonuç
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunlar yalnızca dış politik gelişmelerle sınırlı değildir. Ekonomik sıkıntılar, toplumsal çözülme, aile kurumundaki zayıflama, yönetim sistemi tartışmaları ve demokrasi meselesi gibi çok sayıda problem bulunmaktadır.
Sonuç olarak Türkiye’nin önündeki mesele sadece bir dış politika tercihi ya da geçici bir güvenlik sorunu değildir. Asıl mesele, ülkenin geleceğini belirleyecek olan milli iradenin hangi akıl ve hangi istikametle hareket edeceğidir. Tarih göstermiştir ki dış müdahalelerle şekillendirilen projeler hiçbir millete huzur ve istikrar getirmemiştir. Türkiye de ancak kendi tarihine, kendi milletine ve kendi iradesine dayanarak yol alabilir. Aksi takdirde dışarıdan dayatılan senaryoların peşinden sürüklenen bir ülkenin karşılaşacağı sonuç, güçlenmek değil; parçalanma ve zayıflama olacaktır. Bu nedenle Türkiye’nin gerçek gündemi, başkalarının yazdığı senaryolara göre hareket etmek değil, kendi kaderini kendi iradesiyle tayin edecek güçlü ve milli bir istikameti yeniden inşa etmektir.
