Ramazan KİRAZ
Filistin’de Batı Şeria ve Gazze’nin işgali, Venezuela baskını, Grönland’ı alma girişimi ve son olarak İran’ı ele geçirme saldırıları gösterdi ki emperyalizm artık maskeye ihtiyaç duymadan operasyonlarına devam ediyor.
Musaddık, CIA – M16 kurbanıydı
John Perkins, İran’da Başbakan Musaddık’a yaptıkları darbeyi şöyle anlatıyor: “Ekonomik tetikçiler ilk olarak 1950’lerin ortalarında ortaya çıktı. O zamanlar İran’ın başında demokratik yollarla seçilmiş Dr. Muhammed Musaddık vardı. Orta Doğu ve dünyanın genelindeki demokrasi için umut olarak görülüyordu. Ancak gündeme getirip uygulamaya çalıştığı konulardan birisi de yabancı petrol şirketlerinin İran’dan aldıkları petrol karşılığında çok daha fazla para ödemek zorunda oldukları ve İran halkının kendi petrollerinden daha çok faydalanması gerektiği fikriydi. Tuhaf bir politikaydı. Bu hoşumuza gitmedi. Ama normalde yaptığımız gibi ordumuzu göndermekten korkuyorduk. Bunun yerine CIA ajanı Kermit Roosevelt’i gönderdik. Kermit cebinde birkaç milyon dolarla gitti ve çok ama çok etkili çalışarak kısa süre içinde Musaddık’ı indirip, yerine istediğimizi yapacak olan İran Şahı’nı getirdi.
Biz ekonomik tetikçiler, ilk savunma hattıyız. İçeri gireriz, hükûmetleri yoldan çıkarmaya ve sonradan onlara sahip olmak için koz olarak kullanacağımız büyük borçlar almaları için ikna etmeye çalışırız. Ajanlar, yöneticileri ya aşağı indirir ya da öldürür! Sonrasında da yeni yöneticiler, kurallarımıza uymazlarsa başlarına ne geleceğini bildikleri için, her şey yoluna girmiş olur.”
ABD, Humeyni devrimine destek verdi mi?
CIA-M16 ortak yapımı darbeyle Musaddık devrildi, yerine Rıza Pehlevi gelince işler yoluna girdi. Enerji kaynakları İngiliz ve Amerikan petrol şirketlerinin denetimine geçti. Bu soygun 1979’daki Humeyni devrimine kadar sürdü. Emperyal gücün yönetime getirdiği Rıza Pehlevi’nin böyle bir devrimle devre dışı kalmasına neden destek verdiği sorusunun cevabı, gizliliği kalkan CIA ve ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerinde yer aldı. Söz konusu belgelere göre Humeyni, devrimin hemen öncesinde Fransa’da bulunduğu günlerde, Jimmy Carter yönetimine oldukça uzlaşmacı ve güven verici mesajlar gönderdi.
Humeyni, Carter yönetimine “Petrol akışını sürdürme, ABD’nin çıkarlarına zarar vermeme, demokratik yönetime geçme ve kadın haklarını tanıma” teminatında bulundu. Humeyni’nin en kritik talebi, ABD’nin İran ordusu üzerindeki etkisini kullanarak bir askeri darbeyi engellemesiydi. Carter yönetimi, Humeyni’nin bu “ılımlı” mesajlarına güvenerek İran ordusunun Pehlevi sonrası hükümete karşı darbe yapmamasını sağladı.
Paris’te sergilenen takıyye
Yeni dönemin ilk Cumhurbaşkanı Beni Sadr’a göre Humeyni, ABD ile ilişkiler ve özgürlükler konusunda takıyye yaptı. Devrimden iki sene sonra görevinden azledilerek Fransa’ya sürgüne gönderilen Beni Sadr, devrimi, kırkıncı yılında değerlendirirken “Humeyni Fransa’dayken özgürlükten yanaydı. Devrimin gerçekleşmemesinden, sonsuza kadar Fransa’da kalmaktan korkuyordu. Batılılar onu din ve devlet işlerini ayıran ‘modern İslam’ın lideri olarak görüyordu. Uçağın merdiveninden inerken değişti. İran’ın dini lideri olduktan sonra Kum Eyaleti’nde Humeyni’yi ziyaretimde kendisine başörtüsü ve insan haklarıyla ilgili Paris’te verdiği sözleri hatırlattım. Ancak Humeyni, ‘Fransa’da rahatlıkla konuşabiliyordum. Söylediğim her şeyi önemseyerek söylemiyordum. Zaruri durumlarda davamızın aksine söylemlerde bulunmuş olabilirim’ şeklinde cevap verdi.”
İşlerine gelince ulaslar arası hukuk
Bu söylem, ABD ve Avrupa açısından İran’da “işlerin yolunda gitmeyeceği”nin ilk işaretini verdi. Nitekim İran devletinin desteklediği ve kendilerini “öğrenci” olarak adlandıran silahlı gruplar, 4 Kasım 1979’da ABD’nin Tahran Büyükelçiliğini işgal edip 52 diplomatı casusluk yaptıkları gerekçesiyle 444 gün boyunca rehin tuttu. Tahran yönetimi, elçilikte kendilerine karşı hazırlanan 70 casusluk belgesini ele geçirdiklerini açıkladı. ABD yönetimi, işgali uluslararası hukukun açık bir ihlali olarak değerlendirerek Tahran ile tüm diplomatik ilişkileri kesti ve bu ülkeye yönelik yaptırımları hayata geçirdi. ABD, ayrıca İran’dan petrol ithalatını 12 Kasım 1979’da sona erdirdi ve yaklaşık 8 milyar dolarlık İran varlığını 14 Kasım’da dondurdu.
İran’ı sıkboğaz etmek amacıyla başlatılan uluslararası siyasi ve ekonomik kuşatma böylece başlamış oldu. Yaklaşık yarım yüzyıldır devam eden bu süreçte ABD’nin Saddam Hüseyin yönetimini kışkırtmasıyla çıkan Irak-İran savaşında bir milyon insan hayatını kaybetti, çok daha fazlası sakat kaldı ve milyonlarcası da mülteci durumuna düştü. Savaşın galibi ne İran ne de Irak oldu. Bu insanlık trajedisinin kazananı başta ABD, Rusya, İsrail ve Fransa olmak üzere silah ve mühimmat satan devletler oldu.
Kışın adını bahar koydular
Zaman içerisinde savaşta İran’ın yanında yer alan Suriye ve Libya’nın, Tahran’la çarpışan Irak’ın defteri dürüldü. Irak’ın petrolüne tüm dünyanın gözü önünde el konuldu. Saddam Hüseyin ambargolarla boğuldu, ardından “kitle imha silahları” yalanıyla ülke işgal edildi. Silah bulunamadı, devlet çökertildi ama petrolün Amerikan ekonomisine akışı hiç kesilmedi. Kaddafi yalnızca petrolü değil, dolar düzenini de sorgulamaya kalkınca NATO bomba yağdırdı. Kaddafi öldürüldü, oğlu Seyfülislam Kaddafi de suikasta kurban giderek babasının akıbetini uğradı. Libya kaosa sürüklendi. Petrolün Batı’ya akışı sağlandı. Suriye’de ise uzun yıllardır finanse edilen taşeron terör örgütleri kartı oyun dışı kaldı. ABD, yeni yönetimden memnun olduğunu açıkladı.
Dünyaya ve özellikle de Ortadoğu’ya “özgürlük rüzgarı”, “demokrasi bayramı” yaftalarıyla sunulan “Arap Baharı” bölgeyi, kutuplara taş çıkartan bir kışa çevirdi. Türkiye, bu kışın yakıcı ayazını uzun yıllardır bir yandan terörle mücadeleyle diğer yandan milyonlarca mülteci sorunuyla iliklerinde hissederken ABD yönetimine petrolünü düzenli akıtan ve aynı zamanda Beyaz Saray’a milyar dolarlarla korunma haracını ödeyen Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt gibi ülkeler için her mevsim zaten “bahar” oldu.
Akdeniz’den Hazar Denizi’ne
İran, ABD yörüngesindeki Arap ülkeleri gibi uyduluğu kabul ediverse Washington açısından sorun yok. Ne rejim kaynaklı yoksulluk ve adaletsizlikler ne de kısıtlayıcı, baskılayıcı uygulamalar ABD ve Avrupa’nın zerre kadar umurunda olmaz. Batı açısından problem, İran’daki insan hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılması, hayat pahalılığı gibi konular değil; İsrail’in güvenliğinin sağlanması, Akdeniz’den Hazar’a uzanan enerji ve savunma kuşağı projesine köstek olunmasıdır.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, 27 Kasım 2025 Perşembe günü Patrik Bartholomeos ile görüşmesinin ardından Patrikhane’nin önünde, Kathimerini gazetesinden Manolis Kostidis’in “Hazar Denizi’nden Akdeniz’e bir ‘formül’den bahsettiniz. Bu ne anlama geliyor?” sorusuna verdiği cevap, üstteki tespitin kanıtı durumundadır: “Baharat Yolu ve İpek Yolu, Doğu’yu Batı’ya üç veya dört farklı güzergâhtan bağlıyordu. Ve bu refah yolu boyunca medeniyetlerin harmanlanması geldi. Tekrar olabilir, ancak 1919’dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz. Her ülkenin, her devletin farklı bir tür hükümet tarafından yönetilmesi fikri pek işe yaramadı. Bu yüzden, yeni bir refah tarzı yaratmak için şunu düşünün: Akdeniz’e açılan çok sayıda fosil yakıt kaynağının bulunduğu Hazar Denizi’miz var ve Yunanistan ile Türkiye buraya bir kapı.”
Ulus devletlerden şikâyetin nedeni
İran’ı kendi eksenine bağlayarak enerji kaynaklarını yönetme ve Tahran üzerinden Orta Asya’yı kontrol etme amacındaki emperyal gücün sözcüsü Barrack, ulus devletlerden ve bölgedeki ülkelerin farklı hükümet biçimleriyle idaresinden şikayet ediyor. Çünkü ulus devletler çıkarlarını korumaya çalışırken emperyalizme ayak bağı oluyor. Üstelik her devletle ve hükümetle ayrı ayrı uğraşmak zorunda kalıyor. Böyle olunca da toplam 48 milyar varillik rezerviyle uluslararası arenada “enerji denizi” olarak tanınan Hazar Denizi’nin zenginliklerine ulaşamıyor.
“Dolar kıtlığıyla ekonomiyi çökerttik”
Tahran yönetimi, İsrail’in ABD destekli saldırılarına ve Mossad-CIA’in üst düzey kadrolarını enterne etmesine rağmen istenilen konuma gelmedi. Ambargoya da boyun eğmeyince yumuşak karnı üzerinden kitle gösterileri devreye alındı. Elbette Musaddık’ın devrilmesinde olduğu gibi her şeyi CIA’ye bağlamak doğru olmayabilir. Ancak gösterilerin fitilini ateşleyen ekonomik krizin ABD tarafından başlatıldığı ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in itirafıyla netlik kazandı. Bessent, “Hazine Bakanlığı olarak yapabileceğimiz ve yaptığımız şey, ülkede bir dolar kıtlığı oluşturmaktır. Bu stratejiyi İran’a karşı uyguladık. Bu süreç Aralık ayında İran’daki en büyük bankaların birinin çökmesiyle hızlı ve çarpıcı bir doruk noktasında ulaştı. Bankaya hücum yaşandı. Ardından Merkez Bankası para basmak zorunda kaldı ve İran para birimi serbest düşüşe geçti. Enflasyon patladı ve bunun sonucunda İran halkını sokaklarda gördük.” dedi.
ABD ve İsrail’in anlaşma değil, yok etmek istiyor
Müzakerelerin anlaşma aşamasına geldiği sırada saldırıların başlaması, ABD ve İsrail’in anlaşmayı değil, yok etmeyi amaçladığını ortaya koydu. Zaten Trump ve Netanyahu “İran’ı yok edeceğiz.” sözünü tekrarlayıp duruyor. Üst düzey yöneticilerini MOSSAD ve CIA’in dijital istihbarat ağına kurban vermekten bir türlü kurtulamayan İran, bütün imkanlarını kullanarak kendini savunmaya çalışıyor. Stratejik işbirliği içerisinde olduğu bilinen Rusya ve Çin’den de “kınama” dışında bir tepki alamayan Tahran yönetimi, ABD-İsrail saldırılarının yol açtığı vahşet ve yıkım karşısındaki şaşkınlıktan mıdır, yoksa savunma sistemindeki iletişim kopukluğundan mıdır şimdilik belli değil. Ama İran’dan Hatay ve Antep yönüne balistik füze fırlatılması, Azerbaycan’ın Nahçıvan bölgesine İHA gönderilmesi İran açısından izah edilebilir bir durum değildir. Ayrıca CIA ve MOSSAD’ın İran’a karşı cepheyi genişletmek için “sahte bayrak” yöntemiyle provokasyona başvurabileceği göz ardı edilmemelidir.
Orta Doğu’yu yangın yerine çeviren ABD- İsrail işgal ve vahşet saldırıları bütün şiddetiyle devam ederken ve sonucun ne olacağı belirsizliğini korumaktadır.
Maskeler atıldı, makyajlar kazındı
Filistin’de Batı Şeria ve Gazze’nin işgali, sergilenen vahşet ve katliam, Venezuela baskını, Grönland’ı alma girişimi, İran’ı ele geçirme saldırıları ve İran-Arap savaşı çıkarma girişimleri gösterdi ki emperyalizm artık maskeye ihtiyaç duymuyor, koyun postuna bürünmüyor, kadife de kullanmıyor. İşgalciliğine, ülkelerin kaynaklarına el koymasına, kanlı-kansız darbeciliğine, vahşetine bahane uydurmuyor, Beynelmilel Yahudiliğin arzı mevut emelini gerçekleştirmeye gerekçe üretmiyor. Kendilerini hakkın da hukukun da tek belirleyicisi ve uygulayıcısı kabul eden bu zalimler güruhu, zulüm ve adaletsizlikle abad olunamayacağını eninde sonunda yaşayarak göreceklerdir. İnsanlık tarihi bu kaçınılmaz sonun örnekleriyle doludur.
