Hasan Zülfikar BÜLBÜL
Doğu Akdeniz, 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde hidrokarbon keşifleriyle (Leviathan, Zohr, Aphrodite) küresel bir rekabet alanına dönüşmüşse de, 2025 yılı sonu itibarıyla mesele enerji paylaşımının ötesine geçerek sert bir güç mücadelesi halini almıştır. İsrail, Yunanistan ve GKRY arasında 2016’da başlayan diplomatik yakınlaşma, ABD’nin “3+1” formülüyle desteklediği ve kurumsallaşmış bir “anti-Türkiye bloğu” niteliği kazanmıştır.
Bu bloğun temel motivasyonu, Türkiye’yi Antalya Körfezi’ne hapseden ve uluslararası hukuka aykırı olan “Sevilla Haritası”nı fiili bir gerçeklik olarak dayatmaktır. İttifak, başlangıçta EastMed boru hattı gibi ekonomik projeler üzerinden meşruiyet ararken, projenin mali ve teknik imkansızlıkları nedeniyle rafa kalkmasıyla (veya siyasi bir koz olarak tutulmasıyla), stratejisini doğrudan askeri ve lojistik entegrasyona kaydırmıştır.Son gelişmeler ile birlikte bu projenin tekrardan gündemde olduğunu da hatırlatmak gerekir.
22 Aralık 2025 tarihinde Kudüs’te gerçekleştirilen 10. Üçlü Zirve, ilişkilerin “iş birliği” aşamasından “stratejik hizalanma” (strategicalignment) aşamasına geçtiğinin ilanı olmuştur. İsrail Başbakanı Netanyahu, Yunanistan Başbakanı Miçotakis ve Rum Lider Hristodulidis’in imzaladığı ortak bildiri, ittifakın sadece enerji güvenliğiyle sınırlı kalmadığını, “bölgesel tehditlere” (zımnen Türkiye ve İran) karşı ortak bir savunma mimarisi hedeflediğini göstermiştir.
Türkiye’nin “Mavi Vatan” doktrini, bu blok tarafından revizyonist ve istikrar bozucu bir tehdit olarak lanse edilmektedir. Zirve sonuçları, Türkiye’nin Libya ile imzaladığı deniz yetki alanları anlaşmasını (2019) boşa çıkarmak ve Doğu Akdeniz Gaz Forumu (EMGF) üzerinden Türkiye’yi diplomatik izolasyona tabi tutmak amacıyla koordinasyonun artırılacağını teyit etmiştir.Diplomatik söylemler, sahada somut askeri adımlarla desteklenmektedir. 28 Aralık 2025’te Lefkoşa’da imzalanan “2026 Üçlü Askeri İş Birliği Eylem Planı”, ittifakın askeri boyutunu gözler önüne sermiştir. Bu plan, “Noble Dina” ve “Nemesis” gibi halihazırda yapılan tatbikatların kapsamını genişleterek, hava savunma sistemlerinin entegrasyonu, siber savunma ve özel kuvvetler eğitimlerini içermektedir.
Özellikle İsrail hava kuvvetlerinin Kıbrıs hava sahasını ve Trodos dağlarını “İran coğrafyasına benzerliği” nedeniyle eğitim alanı olarak kullanması ve İsrail donanmasının Limasol limanını düzenli bir lojistik üs haline getirmesi, Türkiye’nin güney kanadında ciddi bir güvenlik riski oluşturmaktadır. Uzmanlar, bu hazırlıkların Türkiye’nin donanma unsurlarına karşı “deniz kontrolü” sağlama ve Ege-Akdeniz bağlantısını kesme provası olduğu konusunda hemfikirdir.
İsrail’in 7 Ekim 2023 sonrası değişen güvenlik algısı, Kıbrıs’ı sadece bir müttefik değil, aynı zamanda bir “stratejik derinlik” ve “ikinci vatan” (safehaven) olarak konumlandırmasına yol açmıştır. Bu durum, adanın hem güneyinde hem de kuzeyinde (KKTC) radikal demografik ve ekonomik değişimleri tetiklemiştir.
2024 ve 2025 verileri, İsrail’den Güney Kıbrıs’a yönelik benzeri görülmemiş bir göç ve sermaye akışı olduğunu göstermektedir. Larnaka ve Limasol şehirleri, artan İsrailli nüfusu, İbranice tabelaları, sinagogları ve koşer restoranlarıyla adeta birer “Yeni Hayfa” görünümüne bürünmüştür.
Resmi verilere göre, 2025 yılında İsrailliler, Güney Kıbrıs’taki yabancı gayrimenkul alıcıları arasında ilk sıralara yükselmiştir. İsrailli yatırımcılar sadece konut değil, liman çevresi ve stratejik arazileri de toplayarak adanın ekonomik altyapısında söz sahibi olmaya başlamıştır. Ayrıca, Gazze’ye yardım adı altında kurulan “Amalthea Koridoru”, Larnaka Limanı’nı fiilen İsrail’in denetimine açmış, İsrail güvenlik görevlilerinin (Shin Bet) Avrupa toprağında egemenlik yetkisi kullanmasına zemin hazırlamıştır. Bu koridorun “çift kullanımlı” (dual-use) yapısı, kriz anlarında askeri lojistik hattına dönüşme potansiyeli taşımaktadır.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) toprakları ise daha karmaşık bir “mülkiyet savaşına” sahne olmaktadır. İsrail ve Yahudi kökenli (Rusya, Ukrayna, İran pasaportlu) yatırımcıların İskele, Karpaz ve Esentepe bölgelerinde binlerce dönüm arazi satın alması, Türk kamuoyunda “Arz-ı Mevud” teolojisiyle ilişkilendirilen bir “sessiz işgal” korkusu yaratmıştır.
KKTC hükümeti, bu kontrolsüz akışı durdurmak için Mayıs 2024’te “Yabancıların Taşınmaz Mal Edinimi Yasası”nda köklü değişiklikler yaparak mülk edinimine katı kotalar ve “yatırım şartı” getirmiştir. Ancak, şirketler üzerinden yapılan alımlar ve “emanetçi” (trust) sistemi, yasal engellerin aşılmasında kullanılmaya devam etmektedir.Güney Kıbrıs ise bu süreci Türkiye aleyhine bir hukuk savaşına (lawfare) dönüştürmüştür.
Sonuç ve Öngörü
İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan ittifakı, 2026 yılı itibarıyla Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi çevrelemeyi hedefleyen, askeri tatbikatlarla pekiştirilmiş ve ABD tarafından desteklenen (3+1) kalıcı bir güvenlik mimarisine dönüşmüştür. Enerji kaynakları bu yapının sadece tetikleyicisi olmuş; asıl hedef, bölgesel güç dengesini Türkiye aleyhine değiştirmek ve Kıbrıs adasını İsrail’in “ileri karakolu” haline getirmektir.
Türkiye için en yakın ve somut tehdit, sadece denizde çizilen haritalar (Mavi Vatan ihlalleri) değil, Kıbrıs adasının demografik ve mülkiyet yapısının değiştirilmesidir. Güney’in bir İsrail üssüne dönüşmesi ve Kuzey’de mülkiyet yoluyla egemenlik aşınması, Türkiye’nin adadaki garantörlük haklarını ve Doğu Akdeniz’deki varlığını doğrudan tehdit eden hibrit bir savaş yöntemidir. Sürekli olarak coğrafya da gerilime neden olan Yunanistan, müzakere yapmak yerine İsrail ile ortaklaşa istikrarsızlaştırma çabasında.
İsrail’in yaptığı bu işbirliği ile Türkiye’yi meşgul etme gayesinde olduğu açıktır. Yunanistan ve G.K.R.Y ise Avrupa’nın şımarık çocukları gibi davranışlar sergilemektedir.Bu tablo karşısında Türkiye’nin yalnızca askeri reflekslere dayalı bir savunma hattı kurması yeterli olmayacaktır. Doğu Akdeniz’de yürütülen bu kuşatma stratejisi, klasik güvenlik tehditlerinin ötesine geçen; hukuk, ekonomi, nüfus hareketleri ve algı yönetimini içeren çok katmanlı bir jeopolitik baskı mekanizmasıdır. Dolayısıyla Ankara’nın vereceği yanıt da deniz gücü, diplomasi, uluslararası hukuk ve Kıbrıs’ta fiili egemenliği güçlendirecek yapısal adımları eş zamanlı içeren bütüncül bir strateji olmak zorundadır. Unutulmamalıdır ki Doğu Akdeniz’de yaşananlar geçici bir gerilim değil, uzun vadeli bir güç mücadelesidir. İsrail–Yunanistan–G.K.R.Y hattının kurumsallaşan güvenlik mimarisi, Türkiye’yi sahadan koparmayı değil; sürekli kriz yönetmeye zorlayarak stratejik enerjisini tüketmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle Ankara’nın vereceği cevap, günü kurtaran hamleler değil; Kıbrıs merkezli, deniz yetki alanlarını esas alan ve bölgesel caydırıcılığı kalıcı hale getiren bir devlet politikası olmak zorundadır.
Bu mücadelede kaybedilen şey yalnızca deniz yetki alanları ya da üs dengeleri değildir; kaybedilen, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de oyun kurucu olma iddiasıdır. Dolayısıyla mesele, bir diplomatik kriz başlığından öte, Türkiye’nin 21. yüzyıldaki jeopolitik konumunun tayin edildiği stratejik bir eşiktir. Bu eşik ya kararlı bir duruşla aşılacak ya da Türkiye, kendisi için çizilen dar çemberin içine hapsedilmeyi kabullenmiş olacaktır.
