Ali Osman Argın
Süleyman Demirel’in başbakanlığı dönemlerinde çokça kullandığı sözü; “Türkiye tarım ülkesidir, ancak sadece tarım ile kalkınamaz. Sanayileşmek zorundadır. Tarımda da sanayileşecektir” hatırlardadır.
O dönemler tarımın çoğunlukla insan ve hayvan gücüyle yapıldığı, karasaban ve pulluk dönemiydi. Traktör köylere yeni yeni girmeye başlamıştı. Genelde traktör gibi makineler büyük çiftliklerde görülmekteydi. Bu çiftliklerin çoğunluğu da örnek devlet çiftlikleriydi.
Bu arada devlet çiftçiyi desteklemek ve bilinçlendirmek amacıyla birtakım çalışmalar yapıyordu. Bu çalışmaları özetlersek:
- İlçelerde “Ziraat Mühendislikleri” ve “Veteriner Teşkilatları”,
- Birkaç köyün ortasında kalan merkezi köylerde “Köy Ebeleri” ve “Sağlık Ocakları”,
- Merkezi köylerde “Tarım Kredi Kooperatifleri” oluşturulmuştu.
Ziraat Mühendislikleri:
Şimdiki gibi imkânları çok yoktu ama her şeyden önce idealist mühendisler vardı. Bu mühendisler çiftçiyi bilinçlendirmek üzere canla başla çalışıyorlardı. Örneğin, benim ilçemde Ali Bey denilen bir mühendis önce Kocabağ denilen yere elma fidanlarını dikiyor, bu bölgede elma yetişebileceğini gösteriyor, ardından elma fidanı getirip köylere dağıtıyor. Ali Bey’den sonra gelen Hasan Büyüközer, köylerdeki elma bahçelerinden örnekler seçti ve buralarda köylüleri toplayarak budama, elma seyreltme ve ilaçlama kursları verdi. Kocasu dediğimiz çayın kenarlarındaki tarlalara çeltik ekimi yaptırdı, Menengiçlere Antep fıstığı aşısı yaptırdı ve köylülere nasıl yapılacağını gösterdi. Şehir merkezi ve belirli merkez köylere konserve yapım evleri kurdu, getirdiği bir bayan teknisyen vasıtasıyla kadınlara konserve yapım kursları verdirerek konserveciliği öğretti. Bazı köylerde tavuk yetiştiriciliği kursları verdi ve tavukçuluğu yaygınlaştırdı.
İlçe Veterinerliği:
İlçe merkezinde veterinerliğe ait halk arasında “Boğa Deposu” adı verilen bir ahır vardı; bu ahırda sığır, at, eşeklerin iyi türlerle çiftleştirilerek, daha verimli türlerin oluşması için boğa, eşek, at bulunurdu ve halk hayvanlarını çiftleştirmek için burayagetirirlerdi. Ayrıca merkeze uzak köylere her köye bir tane olmak üzere “Köy Boğası” dağıtılmıştı. Bu boğalar araziye uyumlu, aynı zamanda et ve süt yönünden daha verimli olan “Montofon” cinsi boğalardı.
Köy Ebeleri:
Beş altı köye en yakın merkez köyde ikamet ederdi. At sırtında diğer köyleri dolaşır, hamile kadınları kontrol eder, doğumlarını yaptırır, hastalara iğne yapardı.
Ayrıca ayda bir köyleri dolaşan, halk arasında “Sinekçi” tabir edilen “Sağlık Memurları” vardı. Köyde tuvaletlerin ve çevrenin sağlığa uygun olup olmadığını denetler, evleri gezerek hastaları tespit ederdi. Ağrı kesici haplar verirdi.
Bazı merkezi köylerdeki sağlık ocaklarında ebe, hemşire ve pratisyen doktor bulunurdu.
Tarım Kredi Kooperatifleri: Çiftçiye düşük faizli kredi verir, acil ihtiyaçlarını karşılar, piyasadan daha ucuza gübre, yem, mazot, tarım ekipmanları, traktör alım desteğinde bulunurdu.
Sistem nasıl bozuldu?
- Her alanda olduğu gibi tarımda önce insan bozuldu. Tarımın başına geçenler yetkiliydi ama yetkin değillerdi.
Yetkili olmak söz sahibi, makam-mevki sahibi olmaktır. Yetkin olmak ise o konuda bilgili, uzman, becerikli, donanımlı ve kâmil (olgun) olmaktır.
Tarımın başına geçen üst düzey yetkililer ya köylüyü tanımıyor, tarım hakkında bilgili değildiler ya da tarımı nasıl ilerletirim, köylüyü nasıl kalkındırırım diye bir dertleri yoktu. Özellikle 12 Eylül rejimi ve ardından gelen bazı hükümetler ve bakanlar döneminde yapılan uygulamalar hiç de samimi oldukları kanaati uyandırmıyor.
Bursa ve ilçelerinde İpek Böcekçiliği yaygındı. 40-45 gün gibi kısa bir sürede üreticiye iyi de para bırakıyordu. Özal döneminin globalleşme masalları ile Çin ipeğine kapılar açıldı, gümrük duvarları kalkınca Çin’in kendi üreticisine destek de vermesi ile bizim kozalar pahalı diye alıcı bulamadı ve dut bahçeleri yok edildi.
Kocasu çayının iki yakasına çeltik ekimi yapılıyordu, sivrisinek bahane edilerek yasaklandı. İnsanlar pancar ekimine yöneldi, iyi de gelir getiriyordu. Ayrıca pancarın küspesini alıyor hayvanına yediriyordu, yıllık ihtiyacı olan şeker veriliyordu. İyi bakılıp, erken söküm durumunda bu teşvikler daha yüksek oluyordu. Ak parti hükümetleri döneminde önce dönüme 6 ton kotası getirildi; kotadan fazla çıkarsa fazlalığı ceza olarak yemlik diye düşük fiyata almaya, kotadan az çıkarsa, bu defada iyi bakmamışsın diye ceza kesmeye başladılar. O da yetmedi, ürettiğiniz pancarı Susurluk’a getireceksiniz denildi. Meğer İznik gölü kenarına kurulan ABD’li Cargil mısır şurubu fabrikasının önü açılıyormuş.
Sulama yapılamayan kırsal kesimlerde tütün ekimi yapılıyordu. Köylü için iyi gelir kaynaklarından biriydi. Tekelin özelleştirilmesi hamlesiyle köylünün tütününün önü kesildi, Amerikan tütününün önü açıldı.
Kırsal kesimin önemli gelir kaynaklarından biri de keçi üreticiliği idi. Ancak devlet eliyle bu da bitirildi. Nasıl mı? Orman teşkilatı devreye sokuldu, köylere gelinip; “elinizdeki keçileri satın, size 5000 lira verelim” denildi. Satmamakta direnenlere ormancıyı gönderdiler, “keçiler ormana zarar veriyor” denilerek, keçiler sayılıp, sayıya göre ceza kesildi.
Ne yazık ki, tütün ve keçi olayı da Ak Parti hükümetleri zamanında yapıldı.
Onu engelledin, bunu engelledin. Bu köylü ne yiyip içecek? Çözüm asgari ücretle çalışmak üzere şehre göç etti. Böylece tarımla birlikte köyler de bitti.
Tarımın başına geçenler belki bilgiliydiler, uzmandılar ama kâmil değildi. Çünkü o işin içinden gelmiş, toprakla haşır neşir olmuş, hayvanın gübresini ellememiş, hayvanın dilinden anlayan insanlar değildi. Bir meslek sadece okulda dört duvar arasında öğrenilmez, uygulama sahasında öğrenilir. Ziraat mühendisliği masa başında yapılmaz. Ziraat mühendisinin ayakkabıları pırıl pırıl boyalı olmaz, tarlanın-bahçenin çamuruna belenmiş olur. Aynı şekilde veterinerlik de masa başında olmaz. Veterinerin ayakkabısında hayvan gübresi bulaşığı, üzerinde hayvan kokusu olur. Ama ne yazık ki ziraatçı topraktan, veteriner hayvandan korkar, tiksinir olunca sadece kitaptan öğrendikleri ile çiftçiye yararlı olmadılar.
Çiftçiliğe meraklı bir imam arkadaş anlatmıştı: sığırcılık ile ilgili bir kursa gitmiş. Kurs hocalarının arasında Hollandalı bir bayan da varmış. Uygulama için bir çiftliğe gitmişler. Çiftlikte gezerken sığırın birisi dışkısını yapmış. Hollandalı bayan veteriner hemen varmış, sığırın dışkısından avucuna almış ve eliyle dışkıyı karıştırarak incelemiş. Bizimkiler yüzünü ekşitmiş, burnunu tıkamış. Bunu fark eden o bayan; “Dışkının durumu bize sığırın bir rahatsızlığının olup olmadığını haber verir. Eğer siz elinizi o dışkıya süremiyorsanız, bu işi hiç yapmayın” demiş.
- Tohum:
Bir canlının yaşamını sürdürebildiği ortama Habitat (Yaşam Ortamı) denir. Her canlı her ortamda yetişmez. Her canlı da yaşadığı ortama uygun türler geliştirir. Bizim yaşadığımız dağ yöresi bayır ve kayalık olduğundan Kıvırcık koyunu, Kıl keçisi, Kara sığır, en fazla Montofon sığırının yaşantısına uygun. Gündüz dışarıda otlar ve üreticiye masrafı az olur. Yetkililerin yönlendirmeleri ile sütü bol oluyor diye Holştayn türü inekler getirildi, ancak araziye uyum sağlayamadığından sürekli ahırda bakıldı. Bu da çiftçiye masrafın artmasına sebep oldu.
Buğdayda yerel tabir ile Kızılca (başakları kılçıklı olur domuz yemez), Kabak buğday (kılçıksızdır, unu beyaz olur), Çalıbasan (boyu uzun, samanı boldur). Daha verimli olacak diye Meksika buğdayı getirildi, ancak bizim topraklarda yerli kadar da çiftçinin işine gelmedi. Çünkü fazla suni gübre istedi, boyu kısa olduğundan saman verimi az oldu.
Çiftçiler tohumlarını ürettikleri mahsulden ayırıyorlardı. Fazla olanı da “Tahala” getirip satıyorlardı. Yine Ak Parti hükümeti zamanında Tohum Kanunu çıkartıldı, çiftçi ata tohumunu aleni satamaz oldu. Tohum satıcılarının sattıkları tohumlar ithal İsrail hibrit tohumlardı; ilk ektiğinde verimi iyi oluyor, üründen tohum aldığında, o tohum bitiyor ancak ürün vermiyordu. Böylece çiftçi her yıl tohum almak zorunda kalır oldu. Özellikle ayçiçeği ve domateste bu çok görüldü. Halk bir gram domates tohumu bir gram altından pahalı diyordu. Gerçi son yıllarda yerli tohumlar üretilir oldu ama iş işten geçtikten sonra. Çünkü köyler boşaldı, şimdi ekip dikecek insan kalmadı.
- Parçalanmış arazi:
Miras paylaşımında, hırs uğruna her tarla, bağ, bahçe kardeş sayısına göre bölündü. Kişi başına düşen hisse gittikçe küçüldü. Önce bir kişinin ekip diktiği arazilere daha çok insan gidip işler oldu. Bu defa emek kaybı arttı, araziyle birlikte gelir küçüldü, önce beslediği haneyi besleyemez oldu.
- Savunmasız bırakılan üretici:
Özellikle 12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra gelen Özal döneminde ithalatın serbest bırakılması ve yerli üreticinin koordinesiz ve desteksiz bırakılması, gümrük vergilerinin düşürülmesiithal ürünü daha ucuz hale getirdi. Üretim durdu. Bu durumu iktidar yanlıları “Demek ki paramız var ki alıyoruz” diye savunmaya kalkıştılar.
Cumhurbaşkanı, nüfusumuzun azaldığını ve yaşlandığını söyledi. Tarım ve köyler bitince nüfusta da alarm zilleri çalmaya başladı. Çözüm tarımda üretimin tekrar artırılması.
Çözüm
- Tarım Orman Bakanlığı öncelikle bütün ülkenin bir tarım haritasını çıkartmalıdır. Bunu yaparken bütün tarım arazilerinin toprak analizlerini hazırlayıp, erozyon durumlarını göz önüne alıp, her yöreye has ekim ve dikimi yapılacak ürünleri belirlemeli, planlı üretime geçmelidir. Öncelikle iç tüketim göz önüne alınıp, ihracat yapabilme analizleri yapılıp ona göre ekim, dikim ve üretim yapılması sağlanmalı, herkes kafasının estiği gibi ekim dikim yapmamalıdır.
- Tarım Orman Bakanlığı Ticaret ve Sanayi Bakanlığı ve Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ile işbirliği yaparak ürünlerin olmadık bölgelere dağıtımını sağlamalı, ürünlerin tarlada kalarak üreticinin zarar etmesi ve tüketicinin de pahalılıkla karşı karşıya kalmasının önüne geçilmelidir.
- Ülkede üretilen tarım ürünlerinin ithal ürünler karşısında korunması için ithalatın önüne duvarlar örülmelidir. Örneğin İngiltere’de yağışın bol olması nedeniyle otlaklar çok olduğundan koyun ve sığır yetiştiriciliği çok olduğu için ülkeye 1 kg dahi et girişine izin verilmiyor, yakalananlar gümrükte imha ediliyor.
- Tarım arazilerinin parçalanmasının önüne geçecek tedbirler alınıp, aksine toplulaştırma yapabilecek şekilde toprak reformları yapılmalıdır.
- Şehirlere göçen insanları tekrar köylere getirmek zor. Hatta şehrin sosyal imkânları nedeniyle kız ana babaları, köyde yaşayana kız vermemekte. Bunun yolu Avrupa’da olduğu gibi ikamet açısından köyler cazip hale getirilmelidir. Ülkemiz açısından bu iş o kadar kolay değil. Çünkü mevcut sistemde sadece köyde değil, mezralara kadar yerleşim var. Bu durum hizmetin gelmesini zorlaştırmaktadır. Bunun yerine merkezi köyler inşa edilip, bu köylerde şehirdeki sosyal imkânlar oluşturup, şehirlere aşırı göçün ve çarpık şehirleşmenin önüne geçilmeli. Köylerden şehirlere günlük ulaşım kolaylaştırılmalı. Böylece şehirdeki işyerine günlük gidiş gelişler kolay hale getirilmeli.
Not: geçmişte Alparslan Türkeş’in “Tarım Kentleri”, Bülent Ecevit’in “Köy Kentleri” projeleri vardı ama sözden ileri geçmedi. Bu projelerin içleri doldurulup, hiç olmazsa örnek pilot uygulamalarla başarı şansının ne olup olmadığı gösterilebilirdi, ama olmadı.
- Her bitkinin yetiştiği ortam farklıdır. Örneğin, benim ilçem Orhaneli’nin Maslak tepesi meşe palamudu yetişmesine elverişli olduğundan, doğal olarak yetişmiş palamut ormanı vardı. Sonra o palamutlar kesilip, yerine çam dikildi ama yıllardır o çamlar büyümeden kırılıp, kurumaya başladı. Anadolu’da yetişen bitkiler kendine uygun ortama göre yetişmiştir. O yüzden “Ata Tohumlarına” sahip çıkılmalıdır.
- Ziraat mühendisleri ve veterinerler masa başından kalkıp, mutlaka araziye inmelidir.
- Üreticilere devlet teşvikler vermeli. Bu teşvikler arazi tapusuna göre değil, yetiştirdiği ürüne verilmelidir. Yıllarca bu yanlış uygulandı. Ekilmedik tarlaların tapuları götürülerek mazot destek paraları alındı. Üretilmeyen ürünler de dışarıdan ithal edildi. Devlet iki türlü zarara uğratıldı.
Üreticilerimize kolaylıklar ve bereketli ürünler dilerim.
